Fatih'in saltanatın sonlarına gelindiğinde şehir yeniden canlanmıştı. Nüfus da 80 ile 100 bin arasına yükselmiştir. Harabe halindeki bir Başkent, yarım asırda yeniden çok dilli, çok dinli ve hareketli bir dünya imparatorluğunun merkezine dönüşmüştü.
Bazı hikâyeler tam tahmin ettiğin gibi ilerler. Bazılarıysa son sayfada tüm bildiklerini sorgulatır. 🤯
Ters köşeleri seviyorsan, seni sonuna kadar merakta bırakacak 3 kitap önerisini keşfetmeye hazır ol!
Üçüncüsü..." İç çektim. "Sen beni hep çok severken ve bana böyle bakarken ve gülümserken..." Mumu üfledim. "Ada'nın da buna şahit olması. Bizim, çok mutlu bir aile olmamız."
"Olacağız," dedi, kendinden emin bir tavırla.
26 yaşındaki o Nazlı, artık kendi kurduğu ailesine sahipti. Mutluydu. Ve hep mutlu olacaktı. Yalıkavak'tan çok uzakta olsa da, ki buna alışıktı, hiçbir zaman içinden bile zikredemediği o dilek gerçekleşmişti: Nazlı, uzun zamandır, harabe olmadığı gibi, içindeki bütün nefretten de arınmıştı.
"Dördüncüsü nedir?" diye sordu.
"Mutluluğumuz hiç bozulmasın... Her gören gıpta etsin bize ama nazar değdirmesin sakın."
Mumu üflediğim sırada, "Bozulmayacak..." dedi
"Baksana," dedim etrafımı göstererek. Çoktan üçüncü kata çıkmış; karanlık koridorda yürüyorduk. "Kim bilir, kimler yaşadı burada..."
Güldü. "Şimdi yürüdüğümüz bu koridor, bir zamanlar birinin yuvasıydı."
"Çok enteresan, değil mi? Belki bu evin sahibi, bu evi almak için ömrünü feda etti. Çalıştı, didinip durdu ama geriye kalan bu işte. Örümcek ağlarıyla dolu bir harabe." Ege'ye baktığımda dikkatle beni dinliyordu. "Bazen kendime çok haksızlık ettiğimi hissediyorum. Evet, daha iyi bir hayat için çalışmalıyım ama bu yolda ilerlerken hayatın kendisini kaçırıyorum sanki. Oysa tüm bunların ne anlamı var ki? Biz öldükten sonra geriye hiçbir şey kalmıyor. Bizim bir zamanlar yuva dediğimiz yer; yabancılarım doluştuğu tahta yığınından başka bir şey olmuyor."