Buna fânî dünyâ derler durmaz her daim döner
17. yüzyılın büyük divan şairi ve mutasavvıfı Niyâzî-i Mısrî'ye atfedilen, ancak yazarı için Laedrî (yazarı bilinmeyen/anonim) olarak da kimi kaynaklarda belirtilen, şu hikmetli dörtlük dünya telaşesi içinde ihmal edilen bir hakikati çarpıcı olarak hatırlatıyor insana: "Kimseye bâkî değildir, mülk-i dünyâ sîm-ü zer Bir harâb olmuş kalbi, tamîr etmektir hüner Buna fânî dünyâ derler, durmayıp, dâim döner Âdem oğlu bir fenerdir, âkıbet birgün söner!" Dünya, üzerinde nefes tüketen her canlının geçici bir süre konakladığı, nihayetinde arkasında sadece bıraktığı izleri taşıyan muazzam bir devridaim mekanizmasıdır. İnsanoğlu, bu kozmik akışın içinde maddiyatın, unvanların ve "sîm-ü zer" (gümüş ve altın) ile sembolleşen geçici mülklerin peşinde koşarken, çoğunlukla varoluşunun asıl merkezini, yani "kalbi" ihmal eder. Yukarıdaki hikmetli dörtlük, tam da bu gaflet perdesini yırtacak güçte bir hakikati yüzümüze çarpar: "Mülk geçicidir, insan fânidir; baki kalan yegâne değer ise bir gönle dokunabilmektir." Newtonyen bir determinizmle sadece görünen dünyaya, maddeye ve birikime odaklanan zihin, dünyayı kalıcı bir mülk zannetme yanılgısına düşer. Oysa zamanın durmaksızın dönen çarkı, en azametli sarayları bile un ufak ederken, maddiyatın insan ruhundaki boşluğu dolduramadığını defalarca kanıtlamıştır. İşte bu noktada kadim irfan geleneğimiz devreye girer ve bize asıl mimarlığın, taş duvarlar yükseltmek değil, yıkılmış bir gönlü ayağa kaldırmak olduğunu fısıldar: "Bir harâb olmuş kalbi, tamîr etmektir hüner." Bu cümle; Yunus Emre’nin "Gönül Çalab’ın tahtı / Çalab gönüle baktı" mısralarıyla özetlediği, insanı merkeze alan o muazzam ahlaki ve felsefi duruşun bir başka devirdeki aksisedasıdır. Kâinâtın özü insansa, insanın özü de kalbidir. Dolayısıyla haksızlıkla, liyakatsizlikle
Yazıp Aşkı Küle Söyledin Beni
Divan durdum kaşın gözün üstüne Yolunda harabe eyledin beni Al lalem mor lalem sözün üstüne Durup durup ele söyledin beni Her günü felekten dert diye çaldım Figan ateşinde dumanda kaldım Gönlümden gönlüne haberler saldım Vurup vurup tele söyledin beni Kor olan yüreğim azap yelinde Kaç mendil ıslandı gözüm selinde Baykuşlar ötüyor viran ilinde Nice ketum dile söyledin beni Batın değil zahir sevdam senindi Kalbimde hicranın sanma ki dindi Ömür takvimimde vakit ikindi Yazıp aşkı küle söyledin beni Filiz Çelik
“Yeterince kitabın var” diyenlere cevabımız hazır.
-Sabitsiz Hatlar / Geceye İhanet
Marsa düştü hayallerimiz, Hiç denge bulamadı düşeş. Birkaç yalan damlaya aldandım, Gül diken yolunda perişan ettim kendimi. Hangisi geceye ihanet sayılır? Ya ihanet ya ayrılık, hepsi yıkık harabe. Atlatırım sandığım oyunda darlandım, Yıprandı ömrüm, bahçelerde soldu güllerim. Gecenin üçü beşi, hepsi dengime denk, Kaçı sabit olmayan hatlardan aramaların? Devam edecekse adamakıllı konuşalım, Kapı duvar engelsin şu günahkar hayatımda… “Artık kafaya takıp da kendini harap etme, Ben ayrıldığımız günden beri ölü bir bedenim.” -turna 25.06.2026
Şiir
'Harabat ehlini hor görme zâkîr, defineye mâlik vîrâneler var..'
Alıntı
​"Sevgi, ruhun en büyük bahçesiydi; şimdi ise üzerinde sadece yorgunluk ve kırgınlık çiçekleri açan bir harabe. Hikayem o kadar ağır ki, sayfalarca yazsam da okuyanlar sadece satırları görür, benim o satırların altında nasıl ezildiğimi asla bilemezler."
Nadir Şah Nadir Şah Afşar (22 Ekim 1688, Dergez - 19 Haziran 1747, Fethabad), Afşar İmparatorluğu'nun kurucusu ve ilk hükümdarı olan Türkmen şahtır. Azerbaycan ve İran tarihlerinin en güçlü hükümdarlarından biri kabul edilip, 1736'dan 1747'deki suikastına kadar Afşar İmparatoru ve İran şahı olarak hüküm sürmüştür. Batı Asya, Güney Kafkasya, Orta Asya ve Güney Asya'da birçok seferde savaşmıştır. Askeri dehası nedeniyle, bazı tarihçiler onu İran'ın Napolyonu veya İkinci İskender olarak tanımlamıştır.İran, Azerbaycan, Hindistan'ın kuzeyi ve Orta Asya'nın bir bölümünü içine alan büyük Afşar İmparatorluğunu kurdu. Afganlar, Osmanlılar ve Babür İmparatorluğu'na karşı zaferler kazandı. Nadir Şah, Asya'nın son büyük fatihiydi. Osmanlılar ve Babür İmparatorluğu arasında Afşarlar'ı yeniden saygın bir yere getirdiği için övülür. Kaynaklarda Nadir Şah'ın, teşkilatçı, cesur, zeki ve çok enerjik bir yapıya sahip olduğu belirtilmiştir. Farsça'yı çok iyi bildiği halde Türkçe'yi (Çağatayca) kullanmayı tercih etmiştir. Hatta Çağatayca Türkçesi ile yazılmış yarlığı mevcuttur. Hindistan'da Karnal Muharebesinden sonra Babürlüler hükümdarı Muhammed Şah'la, Nadir Afşar arasındaki görüşmede iki hükümdar Türkçe konuşmuşlardır. Nadir Şah, Safeviler'in aksine Şia'yı Caferilik ismi altında dört Sünni mezhebin yanında beşinci İslam mezhebi saymak istemiş ve bu amacı onun iç ve dış politikasının temelini oluşturmuştur. Nadir, Horasan'daki Abiverd hudut bölgesinde yaşayan Afşarlar'ın “Kırklu/Kıruklu” obasına mensuptur. Obasının kış için göçü sırasında Dasgird/Dergez köyüne ulaşıldığında doğdu. Babası İmam Kulu Beğ oğluna Nadir Kulu adı verdi. İmam Kulu Beğ hakkında kaynakların bazılarında deriden elbise dikicisi veya kürkçü olduğu, bazılarında da çoban olduğu söylenmiştir. Küçük yaşta babasını