Sevdiğin kişinin akıl almaz bir şekilde, aniden ortadan kaybolmasının ne kadar üzücü olduğunu, yüreğini nasıl bir şiddetle acıttığını, insanı ne kadar derinden yaraladığını, içten içe nasıl da kanadığını hayal edebilir misin?
En çok acı verense, tüm dünya tarafından gözden çıkarıldığını hissidir. En ufak bir değerin olmadığını düşünürsün. Sanki anlamsız bir kağıt parçasısındır ya da görünmez olmuşsundur. Avuç içlerini açıp baktığında karşı tarafa görecek gibi olursun; yalan değil, sahiden.

 Mantıklı ikna olacağın bir açıklama ararsın. Buna her şeyden çok ihtiyaç duyarsın. Ancak hiç kimse sana bunu vermez. Hiç kimse sana ilerlemen gereken yönü göstermez. Hiç kimse seni teselli etmez, cesaretlendirmez (zaten bunun yapılması ne işe yarar ki?). Çorak bir arazide bir başına bırakılmış gibisindir. Göz alabildiğine görülen yerde tek bir ot ya da ağaç yoktur. Tek bir yönden güçlü mü güçlü bir rüzgâr esmektedir, tenine iğne gibi batan bir rüzgâr. Bir sıcaklığı olan dünyadan acımasızca dışlanmış, bir başına kalmışsındır. Gidecek başka bir yeri olmayan duyguların göğsüne kurşun gibi yığılır.
Ondan bir şekilde haber gelmeli dersin. Böyle düşünüp sabırla beklemeye devam edersin. Zaten beklemekten başka yapabileceğin bir şey de yoktur. Ama ne kadar beklersen de haber gelmez. Ne telefon çalar ne de posta kutunda kalın bir zarf olur. Kapı da çalmaz. Olan tek şey, sessizliktir. Ve hiçlik. Bu şekilde sessizlik ve hiçlik ,en yakın arkadaşın olur. Elinden gelse hiç de arkadaş olmak istemeyeceğin şeylerdir bunlar. Ama onlardan başka da sana eşlik eden kimse yoktur ortada. Elbette bir parça umuda tutunursun. Ama sessizlik ve hiçliğin kaba kuvveti karşısında umudun gölgesi bile silikleşmeye başlar.