Otuzlu yaşlarımı geride bırakıp kırkıncı doğum günümü karşıladığımda, ufak bir sarsıntı yaşadım. Hiç kimseyle bağ kuramamıştım; ömrümü hep böyle tek başına mı geçirecektim? Bundan sonra giderek yaşlanacaktım. Ve daha da yalnızlaşacaktım. Artık inişe geçecektim, fiziksel yeteneklerim giderek kaybolacaktı. Bugüne dek düşünmeden kolayca yapabildigim şeyleri yapamaz hale gelecektim. Gelecekteki bu halimi henüz gözümde canlandıramıyordum, ama kesinlikle hoş bir şey olmayacağını düşünebiliyordum.
 Kırk yaş. Düşünüyorumda on yedi yaşından sonraki yirmi üç yıl boyunca seni beklemeye devam ettim demek oluyordu bu. O ara senden hiç haber gelmedi. Sessizlik ve hiçlik, hiç değişmeden dostlarım oldu. Onların varlığına tümüyle alışmıştım. Daha doğrusu, onlar benim birer parçam olmuştu. Sessizlik ve hiçlik. Onlar olmadan ben denilen bu varlık hakkında söyleyecek bir şey kalmazdı.
Aynı zamanda, içimde sürekli bir korku vardı. Eğer birine koşulsuz aşık olursam, o aşık olduğum kişi tarafından bir gün aniden, hiçbir neden belirtilmeden, ne olduğunu anlayamadan terk edilme korkusu. O kadın, daha önce senin yaptığın gibi, hiçbir şeyi söylemeden hayatımdan duman gibi kaybolup gidebilirdi. Ve ben geride bir boşuna kalırdım. Bomboş bir kalple.
Ne olursa olsun bir daha aynı şeyleri hissetmek istemiyordum. Başıma aynı şey gelmesindense kendi halimde, sessizce yaşamak çok daha iyi olurdu.
Öte yandan kadınlarla ilişkilerim açısından genelde aynı döngü yaşayıp duruyordum. Ben de herkes gibi kadınlarla çıktım, ciddi şekilde evlenmeyi düşündüğüm bile oldu. Kesinlikle gönlümü hoş tutmak için çıkmadım. Ne var ki, neticede, onlarla aramda gerçek anlamda güvene dayalı bir ilişki kuramadım. Bunu yapabilseydim iyi olurdu ama hiçbir zaman öyle olmadı. En sonunda bir şey oluyor ve ben hep işi batırıyordum,işi batırmak, gerçekten de en uygun ifade.