Her bir mezar taşında farklı bir hikâye vardı ve mezarın altında yatan sadece bir beden değil bütün bir dünyaydı. Zira herkesin dünyası kendi ömrü kadardı ve o kadardı işte dünya, bir ömür kadar...
Anlayamıyordum. İstidadım bu kadarına yetemiyordu. Yaşamak denen efsun gözlerimi kör etmiş gibiydi demek ki. Ölümü aklıma ne kadar az getirdiğimi fark ettim. Yarın yapacağım, sonraki ay, sonraki yıl hatta on yıllar sonra neler yapacağımı hesap ediyordum. Lakin bir sonraki nefesimi alacağımdan dahi emin değildim. Her an ölüyordum ve öldüğümü bilmiyordum. Okuduğum kitaplardan bir cümle, okuduğum andan beri zihnime kazınıyordu:
"Ölüm ansızın gelmez, insan beklemeyi unutur" diyordu, ne kadar doğru söylüyordu.
"İstanbul'da gezilecek, görülecek ve güzel denecek ne kadar mekân varsa hepsi muhakkak bir mezarlıktır" diye okumuştum eski bir kitapta. Çok haklı bunu söyleyen... Son dönemde yapılan mezarlıklar değil bahsettiklerim daha eski mezarlıklar hep şehrin en güzel yerlerinde. Denizin kenarında, ağaçların arasında, cennet gibi mekânlarda... Hatta hayatla iç içe mezarlık. İnsanların göremeyecekleri yerlere, dışarılara atılmamış, ölüleri de tam şehrin içine almış eskiler. Belki de ölüleri görüp de ölümü hatırlamak istemişler. Bilmiyorum, bilmiyorum ama her yapılanın bir sırrı var sanki.
Evet, korkuyordum, yalan yok! Hem de çok korkuyordum lakin o an anladım ki insan ölümden korktuğu için korkuyordu ölülerden. Bu dünyayı terk etmekten korktuğu için. Bu dünyada sahip olduklarını ardında bırakıp gitmekten korktuğu için. Peki ya ölünce ne oluyordu? İrkildim birden olduğum yerde. Bunları düşünmek bile beni çok korkutuyordu. Bunca ölünün arasında bile zihnim öleceğine inanmıyordu. Ne gaflet.