Kâmil insan, içindeki kavgayı bitirmiş kişidir. Kendi eksiklerini, zaaflarını ve nefsinin oyunlarını gören birinin başkasına saplayacak bir hançeri olmaz. Çoğu zaman birinin bizi kırması, aslında o kişinin kendi içindeki bir kırıklığın dışa vurumudur. Eğer karşındaki seni kırıyorsa, bu seninle değil, onun henüz tamamlanmamış "hamlığıyla" ilgilidir. Kâmil insan bilir ki; dilin kemiği yoksa da kalbin bir haysiyeti vardır. O yüzden incitmek, ancak bir "eksikliğin" ve "hamlığın" tezahürüdür.
Arif Olsan İncinmezdin:
Meselenin en zor ve en can alıcı kısmı burasıdır. İncitmemek bir ahlaktır, ama incinmemek bir makamdır.
Arif, "bilen" değil, "anlayan" ve "sezendir". Arif olan kişi, gelen sözün veya davranışın kimden geldiğini, hangi ruh halinden süzüldüğünü görür. Bir cahilin sözüyle yaralanmaz, çünkü o sözün bir karşılığı olmadığını bilir.
İncinmek, aslında egonun (nefsin) bir tepkisidir. "Bana bunu nasıl yapar?" dediğimiz an, o "ben" devreye girer. Arif olan ise o "ben"i aradan çekmiştir. Şems-i Tebrizi’nin dediği gibi; "Hakk'a giden yol kalpten geçer." Eğer kalbin aynası temizse, üzerine atılan çamur orada tutunamaz, akar gider.
Hayatın İçindeki Karşılığı
Bugün hepimiz birer "hassas terazi" gibi dolaşıyoruz. En ufak bir eleştiride dağılıyor, en küçük bir kabalıkta dünyayı dar ediyoruz. Oysa bu söz bize şunu fısıldıyor: İncitiyorsan; henüz yoldasın, pişmen lazım. İnciniyorsan; hala kendine çok fazla kıymet veriyorsun, törpülenmen lazım. Hayat, bu iki uç arasındaki dengeden ibarettir. Bir tarafımızla kimseyi kırmayacak kadar zarif, diğer tarafımızla kimseden kırılmayacak kadar vakur olmayı öğrenebildiğimizde, o kadim huzura bir adım daha yaklaşmış olacağız.
"Gülün dikeni var diye üzüleceğimize, dikenin gülü var diye sevinmeliyiz."