Kitap, “Japon Balığı Kargaşası” ve “Yemek İblisi” adlı iki öyküden oluşuyor.
İlk öyküde, Mataiçi adlı bir gencin, Masako isimli bir kızın güzelliğine duyduğu saplantı anlatılıyor. Mataiçi, Japon balığı çiftliği işleten bir aile tarafından evlat edinilmiş ve onların yanında çalışıyor. Küçükken zorbalık yaptığı Masako zamanla öyle bir güzelliğe bürünüyor ki, Mataiçi bu güzellik karşısında adeta büyüleniyor.
Masako’nun zengin babası, Mataiçi’yi Japon balıkları hakkında eğitim alması için uzak bir şehre gönderiyor. Ancak Mataiçi yokken Masako başka biriyle evleniyor. Onun güzelliğine asla ulaşamayacağını fark eden Mataiçi, güzelliğine eşdeğer bir Japon balığı üretmeye adıyor kendini.
Yıllarca süren çabalarına rağmen başarısız oluyor. En sonunda bir sel felaketinden sonra bu hayalinden tamamen vazgeçiyor. Tam da bu umutsuzluk anında, ilgilenilmeyen balıkların bulunduğu bir havuzda, o hayalini kurduğu balığı görüyor. Öykü burada, etkileyici bir şekilde son buluyor.
İkinci öyküde ise eğitimsiz olmasına rağmen usta bir aşçı olan Betsuşiro’nun hikâyesini okuyoruz. Betsuşiro, zengin bir ailenin kızlarına yemek yapmayı öğretmek üzere işe alınır. Öyküde onun çocukluğundan bugüne kadar yaşadıkları, kesik kesik bir anlatımla sunuluyor. Olay örgüsü ve anlatım tarzı bakımından bu öykü, bana biraz zorlayıcı geldi.
Her iki öyküde de 2. Dünya Savaşı öncesi Japonya atmosferi detaylı ve etkileyici bir şekilde resmedilmiş.
Ancak ne yazık ki çeviri zayıf kalmıştı. Bazı cümleleri anlamakta oldukça zorlandım. Çeviri daha güçlü olsaydı belki kitabı daha çok severdim.
Pavese’nin 1949’da yazdığı bu roman, yalnızlık duygusunu ve intiharı sarsıcı bir şekilde ele alıyor.
Hikâye, Roma’dan doğduğu şehir olan Torino’ya dönen iş kadını Clelia’nın gözünden anlatılıyor. Clelia burada, kaldığı otelde intihar girişiminde bulunan Rosetta ve onun arkadaş çevresiyle zaman geçiriyor. Zamanla Rosetta’yla dostluk kuruyor ve bu arkadaş grubunun yaşamına içeriden bakmaya başlıyor.
Clelia’nın etrafındaki kadınlar; bir zamanlar imrendiği, özgür ruhlu, kendinden emin kadınlarken; şimdi hayata karşı umutsuz, züppe, savrulmuş kadınlara dönüşmüşler. Clelia, bu dönüşümü oldukça alaycı ve yer yer yargılayıcı bir dille aktarıyor. Roman boyunca Clelia, bu kadınlarla olan ilişkilerinde hem yakınlık kuruyor hem de giderek onlardan uzaklaşıyor, içsel bir yabancılaşma yaşıyor.
Romanın dili yer yer sivri ve soğuk; duygusal olarak mesafeli. Özellikle bazı bölümlerinde ağırlaşan tempo beni zaman zaman zorladı, ama genel olarak anlatım gücü ve karakter derinliği etkileyiciydi.
Pavese’nin kadın karakterler üzerinden çizdiği yalnızlık ve arayış hali hâlâ güncelliğini koruyor. Umutsuzluğun sessiz biçimlerini anlamak isteyenler için sade ama etkili bir roman.
Aliya’nın 1969’da kaleme aldığı bu eser, eski Yugoslavya yönetimi tarafından ciddi bir tehdit olarak görülmüş ve yazarı 14 yıl hapis cezasına çarptırmıştır (fiilen 2 yıl yatmıştır). Ketebe
Kitap incecik olmasına rağmen altı çizilesi, insanı düşündüren pek çok nokta barındırıyor. Dört bölümden oluşan bu kitap, arkadaşlığı çoğunlukla aşk ilişkileriyle kıyaslıyor ve zaman zaman aile bağlarıyla olan ilişkisini de ele alıyor. Arkadaşlığın süresi, sürekliliği ve hatta ölümsüzlüğü üzerine sorular soruyor; düşündürüyor.
İlk bölümde yazar, Aristoteles'in tanımlarına dayanarak arkadaşlığı üç türe ayırıyor: zevk arkadaşlığı, fayda arkadaşlığı ve hakiki arkadaşlık. Bu bölümde modern zaman araçlarının arkadaşlık ilişkilerine etkisine de değiniliyor.
İkinci bölümde arkadaşlıkta yaşanabilecek saadetlerden söz ediliyor. Birlikte mutsuz olabilmek, daimi bir sohbet hâlinde olmak, paylaşılan güzel tecrübeler edinmek gibi on farklı başlık sıralanıyor ve açıklanıyor.
Üçüncü bölümde ise arkadaşlık ilişkilerinde karşılaşılabilecek sorunlar ele alınıyor. Özensizlik, artan farklılıklar, eleştiriler, para ve iktidar meseleleri gibi konular yine on madde hâlinde inceleniyor.
Son bölüm, arkadaşlık için en gerekli şeyden bahsediyor: kişinin kendisiyle arkadaş olabilmesi. Kendini tanımanın ve sevmenin diğer ilişkiler üzerindeki etkisini anlatıyor. Bu amaçla, kişinin kendine sorabileceği yedi soru paylaşılıyor. Bu bölüm her ne kadar kısa olsa da bence kitabın en önemli ve en düşündürücü kısmıydı.
Kitap bende tatlı duygular uyandırdı; neredeyse her sayfada farklı bir arkadaşımı düşündüm. Tekrar tekrar dönüp bakacağım bir kitap ve en önemlisi, tüm arkadaşlarıma hediye etmeyi isteyeceğim bir kitap. Belki bir gün...
Şahsen Olasılıksız ve Empati'den sonra baya yüksek beklenti içindeydim. Çevrildiğini duyar duymaz temin ettim kitabı ama maalesef bu kitap benim için tam bir hayal kırıklığı...
OzAdam Fawer · April Yayıncılık · 20178,2bin okunma