Heyecan ve neşe içinde anlattıkları şeyleri biraz daha dikkatli dinleyince aslında o kadar da ilginç olmadıklarını fark ettim. Ama hepsi de yaşadıkları sıradan şeyleri çok özelmiş ve kırk yılda bir yaşanırmış gibi anlatmakta çok hünerliydiler. İşin garibi dinleyenler de bir süre sonra anlatılanların çok ilginç ya da komik olduğuna inanmaya başlıyordu. Bu insanlar-belki benim dışımdaki tüm insanlar-böyleydi işte; bir şey onların başına geldiğinde özel, anlamlı ve anlatılmaya değer bir hale bürünüyordu. Bense başıma gelen ilginç şeyleri bile anlatırken sıradanlaştırmakta ustaydım. Bir kez bile herhangi bir şeyi onlar kadar heyecanla anlatamadığımı düşündüm. Aslında gördüğüm ya da yaşadığım birçok şey bana çok ilginç geliyor, ama onları sözcüklere dökmeye başladığım anda cazibelerini yitiriyordı. Sönmekte olan bir balon misali yerlere düşen bir sürü ölgün sözcük... Dinleyiciler de doğal olarak biri sıkıntıdan ölmeden bu anlatının bir an önce sona ermesi için dua etmeye başlıyorlardı. Bunu, açıkça söylemeseler de, dudaklarının kenarında en başta oluşmuş hevesli izin ben konuşmaya başladıktan bir süre sonra aşağı doğru kaymasından ya da bakışlarının yavaş yavaş yere düşmesinden anlayabiliyordum.
O öğrenci evine girdiğim daha ilk anda hayatımda bir şeylerin değişeceğini hissettim. Buna benzer hisler insana sadece gençliğinin ilk yıllarında, *mutlak körelmenin, her şeye ve herkese duyulan süreğen nefretin artmadığı, insanın henüz ekşimeye başlamadığı o zamanlarda* bile ender olarak gelir.
Yaşadığımız zorluklar ne kadar dayanıklı olduğumuzu anlatmanın, ruhsal ve bedensel gücümüzü göstermenin bir yolu olamaz. Yaşama gücünüzü çektiğiniz acılardan alırsanız, yani kendinizi yaşadığınız ve dayandığınız acılar kadar güçlü görürseniz hem kimseye faydanız olmaz hem de kendinizi güçlü hissetmek için hayatınızda sürekli acı yaratırsınız.