Hayat ne garip! Vapurlar gibi. Ya iskele oluyorsun herhangi bir ülkenin karasularına ait bir denizde ya da bir vapur oluyorsun o karasularında bağıra çağıra başka bir karaya.
Ya bir vapur olup demirleyecek bir liman arıyorsun kendine ya da iskele olup sana demirleyecek bir vapuru bekliyorsun. İskele oluyorsun bir süre kadar, geliyor vapurlar ve tıpkı Tanrının senin hayatında kalacak insanların ne kadar kalacaklarını çizdiği gibi hayatta bir zaman aralığında gelip bir zaman aralığında gidiyorlar. İnsanları Tanrı getiriyor sana ve Tanrı götürüyor. Ya da vapur oluyorsun işte... bir karadan başka bir karaya dolaşıp duruyorsun.
Ben iskeleydim, hep o ülkeye ait karasularında bekledim. Çok vapurlar geldi geçti . Her vapur gittiğinde ben kapılarımı kapattım. Denizden rica ettim yanaştırmadi yeni vapurları. Sert sesli dalgalarını vurdu kıyılarıma, direklerim üşüdü. Ben kapattım kapılarımı. Gövdeme asılı traktör tekerlekleri ile dertleştim. Martılar kondu çatılarıma, zeminlerimde insanlar dolaştı, balıklar gıdıkladı temellerimi, midyeler yapıştı betonlarıma yengeçler kıskaçladı bacaklarımı.
Ben iskeleydim, martılarla çığlıklar attım kimse duymasın diye. Denizle beraber ağladım camlarımdan akan yaşlar belli olmasın diye , bulutlara yalvardım her sabah çiğ düşürdü üzerime. Yağmurlar geçti üzerimden. Fırtınalar boranlar koptu, ben kalkmadım yerimden. Bir vapur bekledim hep gelmesini düşledim, gelip demirlemesini.
İnsanlar küstü bana vapurları yanaştırmadığım için kıyılarıma, ağzı şarap kokan bir sarhoş kucağımda uyudu, tinerciler kırdı kömür gözlerimin camlarını, yokuş aşağı inen bir fahişe kustu duvarlarıma, bir kadını vurdular en kuytu köşede, kanlar içinde yığıldı yere.
Yağmurdan rica ettim yıkadı camlarımı çatılarımı, denize yalvardım temizledi kıyılarımı ben hep o vapuru