Sana hep yaralarının merhemi olacağımı söylemiştim Nisera. Acıyan yerlerine dokunmadan, canını yakmadan, sabırla iyileştirmeyi istemiştim. Sen ise beni çoğu zaman bir yara bandı gibi kullandın. Yaralarını iyileştirmek için değil, onları görmemek için. Belki kanamasınlar diye, belki biraz daha dayanabilesin diye. Ben kalbinin üzerindeki geçici bir örtü oldum sadece hiçbir zaman yaranın gerçekten iyileşmesini istemedin sanki. Çünkü iyileşmek yüzleşmeyi gerektiriyordu, yüzleşmek ise cesaret. Ben ise bütün sevgimle yaralarının başında bekleyen bir merhem gibi kaldım; kullanılmayı bekleyen ama hiç sürülmeyen bir merhem gibi.
Oysa ben yaranın üstünü kapatmayı değil, onu iyileştirmeyi hayal etmiştim. Acının köküne inmeyi, seni inciten ne varsa onunla birlikte yüzleşmeyi. Ama senin yaraların iyileşmek istemiyormuş meğer. Sen yaralarını seveni değil, yaralarını açandan vazgeçmemişsin. Ben bunu çok geç fark ettim. Bir insanı sevmenin onu kurtarmaya yetmediğini, bazen sevginin en güçlü halinin bile bir alışkanlığın karşısında çaresiz kaldığını çok geç fark ettim. Ben senin yaralarına şefkat gösterdikçe, sen o yaraları açan izlerin peşinden gitmeye devam ettin. Çünkü o acılar canını yaksa da tanıdıktı ve insan bazen tanıdığı acıyı, bilmediği huzura tercih eder.
Şimdi dönüp baktığımda anlıyorum. Senin tarafından bu kadar sevilebilmek için merhem olmak gerekmiyormuş. Yara bandı olmak da yetmiyormuş. Meğer benim sana yara olmam gerekiyormuş. Kalbinin tam ortasına yerleşen, her hatırladığında sızlayan bir yara... Belki de hatırlanmaya değer olmak için iz bırakmak gerekiyormuş. Ben izleri silmeye çalışırken, başkaları iz bırakıyormuş. Ben acını hafifletmeye çalışırken, başkaları sana acının kendisini veriyormuş. Ve ne kadar acı olsa da insan bazen kendisini yaralayan şeyi