öyle bir yer düşünün ki burada hamile kadınlar doğacak çocuklarının kız olmaması için dualar ediyor. doğan çocuğun kız olduğunu gördüklerinde etrafa "oğlan doğurdum" diye haber salıyorlar ki vakti geldiğinde birileri kızlarını alıp kaçırmak için fırsat kollayamasın. kızlar, kız olduklarını gizleyebildikleri yaşa kadar erkek gibi davranmak zorundalar. isimlerini değiştirmeye, sahip oldukları cinsiyetleri saklayarak yaşamaya mecburlar. artık erkek taklidi yapabilecek yaşı geçtiklerinde ise çirkinleşmekten başka çarelerinin olmadığının farkındalar. çünkü kartel çirkin ve kusurlu olanı kaçırmaz. araba sesi duydukları an kazdıkları çukurlara koşup tehlike geçene kadar binbir endişeyle beklemeye mahkûmlar. üstelik sadece kendilerinin bulunmasından değil, sevdiklerinin öldürülmesinden de korkuyorlar. bir gün kaçırılıp öldürülürlerse kim oldukları tespit edilebilsin diye sol kollarına sigarayla yara açıp iz bırakıyorlar. bu iz, kaçırılanlardan geride kalanlara bir mesaj... burada birilerinin öldürülmesini, yürürken akbabaların başına üşüştüğü bir cesede rastlamayı kimse yadırgamıyor. ceset gördüklerinde ölenin kim olduğunu dahi önemsemeden yalnızca onu gömüp oradan yok etmeyi düşünüyorlar. sanki o bölgede hiç insan yokmuşçasına üzerlerine tarım ilaçları sıkılıyor. yaşamalarının değeri yok. kadınlar, mütemadiyen bir şeylerden kaçmak durumundalar: kaçırılmaktan, ilaçla zehirlenmekten, kadınlıklarından, güzel olmaktan, kendi benliklerinden... baştan sona sarsıcı detaylarla dolu bu roman, yazılanların kurgusal değil gerçek oluşuyla da okuyanda acımsı bir his uyandırıyor.