belki de hep böyleydi, kendimden kaçarken yine kendime yakalanmam. içimde durmadan dönen cümleler var, bir türlü susmayan ama başkasına söylesem anlamını yitiriyor sanki. ben de saklıyorum, boğazımda bir düğüm gibi, kalbimde bir yankı gibi. herkesin kalabalığında gülümsüyorum ama içimden geçen o ince sızı hep orada. belki de en çok sustuğum anlarda kendime en çok bağırıyorum.
bir bankta oturuyorum. önümden yüzlerce insan geçiyor, ayak sesleri birbirine karışıyor ama hiçbiri bana ait değil. hepsinin başka bir hayatı var. belki biri az önce ölüm haberi aldı, gözleri boş, adımları ağır. belki öbürü arkadaşının doğumuna yetişmeye çalışıyor, cebinde minik bir hediye, yüzünde telaşlı bir sevinç. biri terk edildi, biri terfi aldı, biri ilk kez aşık oldu, biri son kez ağladı. ben ise sadece oturuyorum. ne gidenim, ne gelenim. sadece kalanım. kalmak da bir tür kaybolmak aslında. çünkü bu kalabalıkta, en çok kendimi bulamıyorum.
bazen kalabalıklar arasında yürürken, içimde bir boşluk yankılanıyor. insanlar gülüyor, konuşuyor, birbirine dokunuyor; bense sessizce geçip gidiyorum, kimseye çarpmadan, kimseye karışmadan. sevilmek istiyorum aslında bir sesin bana dönmesini, bir elin omzuma dokunmasını ama sonra, yalnızlığımın huzurunu hatırlıyorum. kimseye hesap vermemek, kimsenin gözlerinde kaybolmamak. bu çelişkiyle yaşıyorum, bir kalbe dokunma arzusu ile kendi içime kapanma ihtiyacı arasında. belki de sevilmek değil, anlaşılmak istiyorum ama kimse, sessizliğimi dinlemeye razı değil. ve ben, bu yüzden en çok geceleri seviyorum, herkes uyurken ben kendime daha çok benziyorum.