Gerçek şu: Varlığın ve medeniyetin üç ayağı olan bilmenin, kılmanın ve olmanın üzerine yaslandığı ahlâk zemini olmadan; ne ahlâkî olan bir güç, ne de güçlü olan bir ahlâk elde edilebilir.
Bizce İslâm âleminin asıl meselesi "güçsüzlük" değil, "kendisi olamama"dır. Maalesef hangi düşünceye, hangi inanca mensup olursa olsun, kendisi olanlarımızın sayısı çok azdır; kendi sözünü söyleyen de... Kullandığımız kavramlardan bilimsel izahlarımıza kadar, hep başkalarının referanslarıyla hareket ediyoruz. Siyasetten sanata kadar her alandaki medeniyet değerlerimiz, ancak Batılılar tarafından tasdik edilirse onları seslendirme cesareti buluyoruz.
Gerek bürokrasi, gerek yazı, gerek sanat, gerekse akademik yolumuzda hep bu aşağılık kompleksiyle savaştık.
Âlihimmet olmanın en tabii şartlarından biri de âlihimmet bir çevrede kalabilmektir. Düşüklerin arasında yüksek kalabilmek tabiata aykırıdır. Elbette çevreyi o, çevre de onu oluşturacaktır ama bu mücadeleyi gayesi büyük olan yapmak durumundadır.
Dünyadan el etek çekmek yerine, onu kalbe koymadan, put hâline getirmeden nimetlerinden yararlanmak gerekmektedir.
Ashab-ı kiram Allah onlardan razı olsun, ellerinde dünyalık olmadığı zamanlar sabırla yollarına devam ettiler.
Dünyalığımız olsun diye hırs göstermediler. Dünya onlara kapılarını açınca da onu tepmediler. Bilakis ondan yararlanıp, dünyayı Allah'ın dinine hizmette kullandılar. Bu bir dengedir. Bu dengeyi de en güzel şekilde sahabiler kurmuşlardır. Zengin oldular; ama zekâttan kırpmadılar. Zenginlikleri onları fiili cihaddan geri bırakmadı. Camiden, cemaatten ayrılmadılar. Ahireti unutmadılar.