Jack London’ ın yarı otobiyografik ve en sevilen romanı. Martin Eden, aşkı uğruna tüm gücü ve inancıyla sınıf farkını atlamaya çalışan yontulmamış bir denizcinin hikayesini anlatıyor bize. Ama sıradan bir aşk romanı sanılmasın sakın.
Karakterimiz Martin kendini aşkına kavuşturacak en uygun yolun yazarlık olduğuna karar verir. Onu tanıdığını iddia eden insanların aksine başından beri içinde yazarlık yeteneği olduğuna ve bu alanda şöhret kazanacağına olan inancı tamdır. İstediği ve uğruna günlerini gecelerini heba ettiği şöhret ise amaçtan çok araçtır onun için. Sevdiği kızın da içinde bulunduğu ve başlarda hayranlık beslediği burjuvaların arasına ancak bu yolla karışabilirdi.
“Aşkı dünyanın en iyi şeyi olarak görüyordu. İçindeki devrimi başlatan, yontulmamış bir denizciyken onu bir öğrenci ve sanatçı haline getiren, dolayısıyla da öğrenim, sanat ve aşk üçlüsü arasında diğer ikisine üstün gelen en büyük ve en güzel şey, aşktı.”
Kitabı okurken Martin’ le beraber aynı hisleri paylaştım. O bilgisizliğini keşfettikçe ben de keşfettim ve onun öğrenme hırsı bir yandan beni de etkiledi. Aldığı notlar, keşfettiği yeni düşünceler ve yazarlar bende de keşfetme isteği uyandırdı. Hırsıyla ve zekasıyla açık ara beni en çok etkileyen kitap karakterlerinden biri oldu bu genç denizci.
P.S. Kitabı okurken çevirmen Levent Cinemre’nin kitabın en arkasına düştüğü notları da takip etmenizi öneririm. Bana yeni bir okuma listesi çıkarttırdı diyebilirim :)