Denizin en derin yerinde, köpüğün henüz dile gelmediği bir anda doğdu o: Afrodit. Bir dalganın kırılışıyla değil, bir varoluşun fısıltısıyla yükseldi suyun yüzüne. Tuzun, ışığın ve arzunun birleştiği o an, dünya ilk kez güzelliğin ne demek olduğunu öğrendi.
Afrodit, yalnızca güzel değildi; güzelliğin kendisiydi. Onu görmek, bir yüzü değil, bir duyguyu görmeye benzerdi. Gözleri, denizin sabah vakti aldığı o duru rengi taşır; bakışı, en katı kalpleri bile yumuşatacak bir sıcaklık yayardı. Saçları rüzgârla değil, rüzgâr onunla hareket ederdi sanki. Adım attığı yerde çiçekler açar, geçtiği yollar kokularla hatırlanırdı.
Ama Afrodit’in varlığı, sadece hayranlık değil, sarsıntı da yaratırdı. Çünkü o, aşkın tanrıçasıydı; ve aşk, her zaman huzur getirmezdi. Onun dokunduğu kalpler bazen coşkuyla yanar, bazen de özlemle tükenirdi. Eros onun gölgesinde büyüyen bir güçtü; oklarını rastgele değil, kaderin görünmez haritasına göre atardı. Afrodit’in gülüşü bir başlangıçsa, Eros’un oku çoğu zaman bir sınavdı.
Tanrılar bile ondan kaçamazdı. Ares, savaşın ortasında bile onun adını anarken yumuşardı; Hephaistos, demirin sertliğini işlerken kalbindeki kırılganlığı saklayamazdı. Çünkü Afrodit’in gücü, hükmetmekten değil, var olmaktan gelirdi. O, kimseyi zorlamazdı; ama herkes onun etrafında dönmeye mecbur kalırdı.
Onun hikâyesi, sadece güzelliğin değil, arzunun, kıskançlığın ve kırılganlığın hikâyesidir. Afrodit, bir kalbi bir anda cennete çıkarabilir, aynı hızla onu derin bir yalnızlığa bırakabilirdi. Bu yüzden o, hem en çok arzulanan hem de en çok korkulan tanrıçaydı.
Ve belki de en çok bu yüzden, Afrodit’i anlamak kolay değildir. Çünkü o, tek bir yüz taşımaz. Bazen bir gülüşte saklıdır, bazen bir ayrılıkta. Bazen bir dokunuşta başlar, bazen bir bakışta sona erer.
Ama her hâlinde, bir