Martin Eden… Bu kitabın kapağını kapattığımda hissettiğim boşluğu tarif etmem çok zor. Bazı kitaplar bittiğinde "Güzeldi" der geçersiniz; Martin Eden ise sizi olduğunuz yere çiviler, hayallerinizle baş başa bırakır. Jack London’ın yarı otobiyografik eseri olması, satır aralarındaki o hayal kırıklığının ve acının gerçekliğini iliklerinize kadar hissettiriyor.
Hikayemiz, nasırlı elleri, kaba saba tavırları ve leş gibi tütün kokan kıyafetleriyle bir denizci olan Martin’in, "soylu" ve "eğitimli" bir ailenin evine girmesiyle başlıyor. Martin orada sadece Ruth’a değil; Ruth’un temsil ettiği o kitaplarla dolu, zarif, sanat kokan, "üstün" dünyaya aşık oluyor. Ve işte o an, edebiyat tarihinin en büyük azim öykülerinden biri başlıyor. Martin, o dünyaya ait olabilmek, o "tanrıça" gibi gördüğü kadına layık olabilmek için insanüstü bir çabaya girişiyor. Uykusuz geçen geceler, açlıktan guruldayan bir mide, rehinciye bırakılan tek ceket ve bitmek bilmeyen bir okuma/yazma aşkı… Martin’in o köhne odasında, gaz lambasının ışığında verdiği savaşı okurken, siz de üşüyor, siz de acıkıyorsunuz. Onunla birlikte her reddedilen taslakta yıkılıyor, her yeni öğrenilen kelimede heyecanlanıyorsunuz.
Ancak kitap sadece bir başarı öyküsü ("fakir oğlan çok çalıştı ve başardı") olsaydı, bu kadar sarsıcı olmazdı. Kitabın asıl vurucu tarafı, "farkındalık" denilen o lanetli hediye. Martin kendini geliştirdikçe, hayran olduğu o burjuva sınıfının, o "elit" insanların aslında ne kadar sığ, ne kadar ezberci ve ne kadar şekilci olduklarını fark etmeye başlıyor. Cehaletin o sıcak, konforlu mutluluğundan çıkıp, bilginin ve gerçeğin buz gibi yalnızlığına sürükleniyor. Kitabın bana en çok dokunan yeri de burasıydı: Ulaşmak için canını dişine taktığı zirvenin, aslında aşağıdan göründüğü kadar manzaralı