Merhaba Sevgili Ailem,
Ramazan yine kapımızda. Sokakları o tanıdık, sıcacık pide kokuları sardı. Bu koku beni her seferinde en eski ve en güzel hatıralarımıza, hep birlikte kurduğumuz sofralarımıza götürüyor. İşte tam da bu hissi, bu "biz" olma halini en saf şekilde anlatan bir diziyi hatırladım bugün: "Ekmek Teknesi"
Hatırlarsınız, 2000'lerin başıydı. Ekranlarda bir dizi vardı; biz onu izlemiyor, adeta o mahalleye taşınıyor, o insanlarla komşuluk ediyorduk. "Ekmek Teknesi", modern hayatın henüz bütün duvarları yıkmadığı, mahalle kültürünün sımsıcak bir yürek gibi attığı günlerin belki de en naif, en gerçek temsiliydi.
Dizinin kalbinde, Nusret Baba'nın fırını vardı. O firından sadece ekmek değil, bir mahallenin nefesi, birbirine kenetlenmiş hayatlar çıkardı. Oradan alınan bir somun ekmek, komşu kapısından gelen bir tas çorbayla buluşur, akşam sofrasında hepimizi bir araya getirirdi. Nusret Baba, sabrın, emeğin, dürüstlüğün sessiz bir kahramanı gibiydi. Onu seyrederken, sizden öğrendiğim tüm değerler gözümün önünde canlanırdı.
Bir de o unutulmaz kahvehane sahneleri... Herodot Cevdet Amca'nın anlattığı masallar, hikayeler ve yanında dimdik, sessiz bir çınar gibi oturan Ölü. O derin sessizlik, bazen bütün sözlerden daha çok şey anlatırdı bize. Herodot Amca bir hikayeyi noktaladığında, Ölü'nün alnına bıraktığı o şefkat yüklü öpücük, ekran başındaki hepimizin kalbine dokunurdu. İnsan, aklın kalbe boyun eğdiği o anı izlerdi.
Mahallenin her sakini, birbirini tamamlayan bir bütünün parçasıydı. Kirli, Cengiz, Celal, Süha, Sonnur... Hepsi, bizim uzaktan akrabalarımız, komşularımız gibiydi. Birinin başı sıkıştı mı, hemen o meşhur çağrı yankılanırdı "Allah'ını seven defansa gelsin!" Bu sadece bir replik değil, dayanışmanın, "biz" olmanın en yalın, en gür sesli ifadesiydi.