• Dinle, sana sevmenin ne olmadığını söyleyeceğim önce.
    Ne olduğunu sen sonra anlayacaksın.Dinle.
    Sevmek alışveriş değildir.Geometri değildir,aritmetik değildir.
    En değerli şeydir belki,ama karşılığında hiçbir şey alınamaz.
    Karşılıksız bir çeke atılmış kuru bir
    imza değildir sevmek. 
    İskambil kağıdı değildir,zar değildir,bir dilim
    ekmek değildir,bir kadeh içki değildir,hesap pusulası değildir
    sevmek.
    Sevginin bedeli yine sevgiyle ödenir,altınla değil.
    Sevilmekse;sevmenin mükafatıdır ancak,karşılığı değil.
    Bir sevgiye eş başka bir sevgi olamaz.Çünkü her sevgi birbirinden büyüktür.
    Sevgi tartılamaz,
    sevgi ölçülemez.Sevgi;gram değildir,mesafe değildir.Derinlik sanırsınız,
    yüksekliktir o.
    Sevgi; dudak değildir,göz değildir,saç değildir.
    Sandalye değildir sevgi,yatak değildir,çarşaf değildir.
    İçki değildir,içemezsiniz,fakat her şeyden güzeldir sarhoşluğu.
    Geçip karşısına seyredemezsiniz,manzara değildir,tablo değildir, heykel değildir.
    Okuyamazsınız,kitap değildir.Bilmece değildir,çözemezsiniz.
    İsteseniz de içinizden atamazsınız,kan değildir,kesip damarlarınızı akıtamazsınız.
    Siz ağladıkça o güçlenir içinizde.Akmaz,gözyaşı
    değildir.
    Kuş değildir uçmaz,çiçek değildir kokmaz.Bitmez,çile
    değildir.
    Ne desen o değildir sevmek.

    Sevgiyi tarif etmeye kalksam, seni anlatırdım.
  • Bakabiliyorsan; Gör
    Görebiliyorsan; Fark et..
    ''Körlük'' nobel ödüllü yazar José Saramago'nun okuduğum ilk kitabı. Olağanüstü bir kurgusu var. Yazar alışılmadık bir üslupla yazmış. Virgül ve nokta dan başka noktalama işareti kullanmamış mesela konuşma çizgisi yok düz yazmış bu nedenle okurken biraz zorlandım ama kitabı çok sevdim. İlginç olanı da yazarın eserinde hiç isim kullanmaması. Kitaptaki karakterden ilk kör, doktorun karısı, şaşı çocuk, koyu renk gözlüklü genç kız, göz yaşı yalayan köpek vs şeklinde bahsediyor. Böyle betimlemelerle kişileri tanımlaması bence daha yi olmuş bu kimdi ya deyip başa dönmüyorsunuz daha akılda kalıcı olmuş.
    ------(spoiler)-----
    Kitap bir adamın trafikte kırmız ışıkta beklerken ''kör oldum'' diye bağırmasıyla başılıyor. Ama bu körlük bildiğimiz gibi her tarafı kapkaranlık görmek gibi değil ''beyaz felaket'' diye adlandırdıkları beyaz körlük. Aynı zaman da da bulaşıcı. Kör olanlar başkalarına da bulaştırmasın diye bir akıl hastanesinde karantina altında alınıyorlar. Birbirlerine yardım etmesi ve destek olması gereken körler - açlığın da etkisiyle - zamanla vahşileşiyorlar, insanlıktan çıkıyorlar. Güçlü olanlar askerler tarafından verilen yemeklere el koyuyor, zayıf olanlara para ve kadın karşılığında veriyorlar. Maalesefki zayıf olanlar da buna boyun eğiyor. Ama körlerin arasında gören tek bir kadın var. Körlere umut kırıntısı olan bu kadın tek başına bir çok zorluğa göğüs geriyor. Bir grup köre dayanışma ve direniş örneği sergiliyor. Sadece kilisedeki heykel ve resimlerdeki insanların gözlerinin beyaz bant ve boya ile kapatılma olayını anlayamadım.
    Kitabın sonundaki ''Bence biz kör olmadık, biz zaten kördük, Gören körler mi, Gördüğü halde göremeyen körler'' diyoloğu kitabı çok iyi özetliyor. Mutlaka okuyun tavsiye ederim.
  • "gece yarısı çalınan çalgılar olmasa, gece dediğim belki hiç olmasa. ben bir tırnak iziyim kanımın akmadığı."
    Edip Cansever
    Sayfa 76 - Adam Yayınları - Sekizinci Basım - Mayıs, 1998
  • Kitabın yaklaşık yarısı tamamlandı ve Jean Valjean’la Cossette Thenardierler’in hanından ayrıldılar. Cossette’nin yaşamının ayrıntılı anlatıldığı bu yerlerde ve özellikle Cossette’nin Noel akşamı ayakkabılarını şöminenin içine koyması beni aşırı duygulandıran sahnelerden biriydi. Bunu olduğu gibi paylaşmak istiyorum.
    ‘Yabancı(Jean Valjean), bu odanın karı koca Thenardierlerin odasıyla bağlantılı olduğunu tahmin etti. Tam çekilmek üzereydi ki gözü şömineye ilişti. İçinde yanan ateşin daima ufacık göründüğü, soğuk görünüşlü geniş han şöminelerinden biriydi bu. Şöminenin içinde ateş yoktu, hatta kül bile yoktu; yalnız, orada bulunan şeyler yolcunun dikkatini çekmişti. Bunlar zarif biçimli, değişik boyda iki küçük çocuk ayakkabısıydı. Yolcu hatırlanamayacak kadar eski zamanlardan kalma pek hoş bir çocuk adetini hatırladı. Çocuklar Noel günü ayakkabılarını şöminenin içine koyar, karanlıklar içinde iyilik perilerinin onlara parlak hediyeler getirmesini beklerler. Eponine’ie Azelma da bu adete uymamazlık etmemişler ve ayakkabılarının birer tekini şöminenin içine koymuşlardı.
    Yolcu eğildi, baktı.
    Peri, yanı kızların annesi, ziyaretini yapmıştı; ayakkabılardan her birinin içinde yepyeni birer on metelik madeni paranın parladığı görülüyordu.
    Adam doğrulup gitmeye hazırlanıyordu ki, ocağın dibinde, en karanlık köşesinde başka bir nesne daha gördü. Baktı ve bunun bir tahta pabuç olduğunu anladı. En kaba cinsten, yarı kırık, her yanı kül ve kurumuş çamurla kaplı berbat bir tahta pabuçtu bu. Cosette’nin pabucuydu. Cosette’de, çocukların daima aldatılabilen, fakat hiçbir zaman umut ve cesaretini kaybetmeyen o yürek acıtan güveniyle tahta pabucunu şöminenin içine koymuştu.
    Umutsuzluktan başka hiçbir şey tatmamış olan bir çocuğun umudu yüce ve tatlı bir şeydir.
    Bu pabucun içinde hiçbir şey yoktu.
    Yabancı yeleğini karıştırdı, eğildi ve Cosette’nin pabucuna bir Louis altını koydu.’
    Fantine’nin kızını Thenardierler’e bırakmadan önce iki küçük kız Eponine ve Azelma’yı görmesiyle onların iyi bakıldığına kanaat getirmesi ve Cossette’yi bu aileye bırakmasının akıllıca olacağını düşündüğü o sahnede anlatılanlara ve benzer anlatımlardan diğer ikisine de dikkat edelim.
    ‘Bu Madam Thenardier kızıl saçlı, etine dolgun, iri kemikli bir kadındı: Bütün sevimsizliğiyle asker tipli bir kadın. Tuhaf olan, okuduğu romanlardan alınma özentili bir romantik havası olmasıydı. Yapmacık tavırlı erkeksi bir kadındı. Meyhaneci kadın düşüncesi üzerine iplik iplik sarılan eski romanların böyle etkileri olur. Henüz gençti; otuz yaşında ya var ya yoktu. Çömelmiş oturan bu kadın eğer ayakta dursaydı, panayırlarda gösterilmeye değer uzun boyu ve kocaman seyyar bir heykel gibi geniş yapısıyla belki yolucumuzu( Fantine) daha başlangıçtan ürkütür, güvenini sarsar ve ilerde anlatacaklarımızın meydana gelmesini önlerdi. Bir kimsenin ayakta duracak yerde oturması: Kaderler nelere bağlı?’

    ‘…Bauduin vurulup ölmüş, Foy yaralanmıştı. Yangın, kırım, katliam; İngiliz, Alman ve Fransız kanının çılgınca birbirine karışmasından meydana gelen bir ırmak, cesetlerle dolu bir kuyu… Nassau ve Brunswick alayı mahvedilmiş, Duplat ve Blackman ölmüş,İngiliz muhafızlar kırılmış, Reille’in kolordusundaki kırk Fransız taburundan yirmisi telef olmuş, sadece bu Hougomont harabesinde üç bin insan kılıçtan geçirilmiş, doğranmış, boğazlanmış, kurşunlanmış, yakılmış ve bütün bunlar bugün, köylünün biri bir yolcuya,’ Mösyö, bana üç frank verin, isterseniz size Waterloo denen şeyi anlatırım!’ desin diye olmuş.’
    ‘Bütün bu şeyler oldu, bütün krallar tahtlarına kavuştu, Avrupa’nın hakimi bir kafese kapatıldı, eski rejim yeni rejim oldu ve yeryüzünün karanlığıyla aydınlığı yer değiştirdi. Niye mi? Bir yaz günü öğle sonrasında bir çoban, bir ormanda bir Prusyalı’ya, ‘Oradan değil, buradan geçiniz!’ dedi diye.’
    Kitabın başında bu anlatım tarzının bir kelime oyunu, naif bir edebiyatçı işi olduğunu düşünüyordum lakin sık sık tekrar edilmesi üzerine bunun özellikle yapıldığını gördüm. ‘Romantizm’in özelliklerinden biri olduğunu düşünüyorum.
    Şu şekilde izah ediyim;
    -Neden, sonuçtan önce gelir.
    Neden’i X olarak Sonuc’u Y olarak isimlendirelim.
    -X her daim Y’nin var olmasını sağlar. X olmazsa Y olmaz.
    Bu alıntıladığım yerlerde X sayesinde Y’nin oluştuğu değil de, Y oluşabilsin diye X’ in oluştuğunu söylüyor. Yani aslında X ‘neden’ olmakla beraber, Y ‘neden’in nedeni’ oluyor.
    Ve Y, X’den de önce geliyor.
    Haliyle vardığımız sonuç ‘Sonuc’un olmadığı. Aslında bize sonuç olarak sunulanlarında tamamlanmamış bir olagelişin durakları, yani henüz olmamış olanın nedeni olarak sunuluyor.
    Tüm bu söylediklerime şahsi olarak katılıyorum ama reddedemediğim bir şeyler var;
    Bu Tanrı’nın kudretinden sıkça bahsedilen bir kitap olmasında kaynaklı, kader adı altında okuyucuya kabullendiriliyor. Bu aslında Romantizm’in kullanmak zorunda olduğu bir sığınak. Çünkü iyi karakterlerin, her zaman iyi, kötü karakterlerin, her zaman kötü olmak zorunda olduğu ve akıl almaz rastlantıların okuyucunun gözünde normalleştirilmesi gerektiği için bu bir koşul oluyor.
    Gel gör ki;
    İnsan’ın yaşamı boyunca düz bir çizgi halinde hep iyi bir ruha ve iyi bir davranış biçimine sahip olabileceğini düşünmüyorum. Her daim değişkenlik gösteren zaman zaman vicdansızlıkların en beterini yapabilen ve aynı şekilde bu vicdansızın zaman içerisinde tekrardan iyilik yapabileceği ve en önemli kısmı-burası atlandığı için belirtiyorum- dönüşüm sonucu iyilik yapan bu adamın tekrardan kötülük yapabileceğidir.
    Burası öyle bir yer ki ‘olmaz’ bile ‘olur’. ’Olacak olan olur ve fakat olmayacak olanda olmaz.’
    Bu eserlerde hep ‘olması gereken’ oluyor. Sıkıntıda burada. Kesinlikle ‘olması gereken oldu.’ diyebilirim lakin ‘olması gereken olacak.’ diyemem.
    Anlatamadım
  • İmkansız bir aşkın pençesinde can çekişen, yanıp tutuşan bir adam düşünün ve onun ne düşündüğünü ne hissettiğini, yüzyılların etkisini silip süpüremeyeceği dimdik bir heykel gibi ayakta duracağı sözlerle ve tespitlerle anlatıldığını düşünün.

    Bu kitabı okurken bir insanın -malum sona- doğru yol alan emin adımlarını, arkanızdan biri yürüyormuşçasına sezeceksiniz. Zaman geçtikçe yaklaşıp yakasına yapışacak ve onu amansız bir girdaba hapsedecek olan kaderini okurken, yürek burkan cümlelerin zalimliğiyle ruhunuzun harap olduğuyla tanışacaksınız.

    Zamanındaki kuşaklarına neden intihar vakaları yaşattığını şaşkınlıkla karşılamama son verdi. Okuduktan sonra gayet doğal dedim.

    Goethe’yi ilk kez okudum ve etkisini uzun süre üzerimde hissedeceğim bir sarsıntı geçirdim. Şiirsel kaleminden süzülen destansı sözlerini hafızamda biriktirmek için ezberlemem hiç de zor olmayacak.

    İyi bunalımlar...
  • Alışıyordum. Tek ögesi eylemden oluşan cümlelerde dahi samimiyet arayacak kadar hem de. Alışmak deyince hiç kabul etmeyeceğim hususları nasıl yıkarım, diyordum. Yıktım. Oysa aşılmazdı her biri gözlerimde. Hiç, derdim yalnızca. Koca bir hiçtir benliğimde kabullenmeyi inkar ettiklerim. Gözlerimin önünde geçiyordu saatler ve aralanıyordu günler, durduramıyorum, diye ben duruldum. Bunun alışmak olduğunu farkedememiştim ta ki gözlerimi araladığımda... Duydum , bir kapı aralandı, hızlıca merdivenlerden aşağı indim. Dairesinde tefecisini öldüren Raskolnikov ben değildim. Buna inanır gibi dışarıdaydım, dairemde bir ölü var saydım ve öyle baktım pencereye. Pencere soğuktu, göğe açılmıyordu gri beton bulutları davet ediyordu yalnızca. Yürüyordum, yürüyüşüm kadar gelişi güzeldi yüzüm , cam vitrinde gördüm o soluk gözlerimi ki sigara dumanlarını soluduğum sokaklarda, duvarlara sabitlenmiş durak levhaları arasında katediyorken mesafeyi mecnun değildim, Leyla'yı değil otobüsü bekledim. Gri değildi göğü kentin, pencerem kapalıydı otobüse binerken hatırladım penceremi yeniden. Pencere, dedi kadın, ayaktaydım bana bakıyordu kadın, açtım pencereyi. Tek kelimelik cümlelerin tahakkümü altına sığınıyorduk böylece, alışmıştık çünkü. Öğrenci dedi bir öğrenci, indi bindi, son durak, bir kişi, diye devam etti tüm konuşma. Adam, bir kişi, dedi. Gözlerimle ona, evet, dedim. Bomboş ruhumla uzattığım liraları aldı şoför. Bir değil iki kişi olacaktık diye geçirdim içimden, adam bunu duymadı. Son duraktaydım, Zincirli kuyu mezarlığında... Ben buraya gelmeyi hiç istemiyordum ki. Kollarımla sürmediler buraya, zihnimle alay ettiler, şekil verdiler ürettikleri arabalardan daha çok hasar aldığımı duymadan kırıla kırıla bir heykel gibi, gülünç bir adamın utancı kadar açık seçik oraya gelmiştim öylece . Ağaçlar arasında usul usul geçtim ervahı ruhlar sarındı suretime, soluk benzimin hayat suyunu almaya bir sarmaşık dolandı ayağımdan gönlüme, ben Fuzuli değildim. Akşam sefaları ve öteki çiçekler, öteki çiçekler hep solardı sarmaşıklar bunu bilmez onların çiçeği yoktu. Sarmaşıklar içiyordu hayat suyumu , açacak bir çiçek olacaktım çünkü... Ölümü kabullenemezdim, kente yerleşince ve selaya karışan isimleri işittiğimde ölen benmişim, komşumuz değilmiş meğerse . Kuşlar konsun diye beklemiştim önceki sabah ezanında bulgur serptiğim pencereme, konmadı hiçbir kuş. Göğe seyri olmayan kentin betonuna sindim, yüzüne ayet okunan ölüydüm, toprağımın üstü başı örtülü kadınların boğucu sesleri arasında birer yasin .

    - a l ı n t ı o l s a iyi o l u r d u k.
  • İnsan kendi varlığını her gün biraz daha az kusursuz bir heykele benzetmek için boşuna gayret harcıyor. İçi bir zafer vehmiyle kabarırken, kaderin iblisçe kahkahası elinden çekicini düşürüveriyor. İradenin kazandığı zaferler kardan bir heykel kadar fâni.
    Jurnal Cilt 1, Cemil Meriç