Anubis Kapıları, sadece bir zaman yolculuğu hikayesi değil. Kimlik, kader, irade ve tarih gibi kavramları aynı anda sorgulayan, bunu yaparken de okuru yormayan ama sürekli tetikte tutan çok özgün bir roman. Tim Powers, büyüyü ve doğaüstünü ayrı bir fantastik evren kurarak değil, gerçek tarihin ve gerçek mekanların içine yerleştirerek anlatıyor. Bu yüzden kitap, fantastik olmasına rağmen hiçbir zaman masalsı ya da çocuk kitabı gibi hissettirmiyor.
Buradan sonrası kitabın olay örgüsüne dair spoiler içerir.
Hikaye, 1983’te yaşayan Brendon Doyle’un, zengin ve hasta Darrow’un düzenlediği bir zaman yolculuğu deneyine katılmasıyla başlıyor. Anubis Kapıları açıldığında "zaman", hikayemizin ana unsuru hâline geliyor.
Doyle’un bu yolculuğa çıkmasının temel nedenlerinden biri, hakkında çok az şey bilinen şair William Ashbless’e dair bilgi toplamak ve biyografisindeki boşlukları doldurmaktır. Ancak zaman ilerledikçe Doyle, geri dönüşü olmayan bir zaman döngüsünün içine çekilir.
Kahramanımız, mahsur kaldığı 1810 yılı Londra’sında hem hayatta kalmaya hem de Ashbless hakkında bilgi toplamaya çalışırken roman, alışıldık “geçmişe gidip geri dönme” anlatılarından ayrılır. Zaman ve olaylar lineer ilerlemez; kimlikler bulanıklaşır, kimin kim olduğu sürekli bir soru işareti yaratır. Okur da Doyle’la birlikte, ipuçlarını birleştirmeye çalışan bir dedektif gibi metnin içinde ilerler. Buna rağmen roman hiç ağırlaşmaz; aksine, tüm bu karmaşıklığa karşın şaşırtıcı bir akıcılıkla sürükleyip götürür.
Romanın en çarpıcı yönlerinden biri, Doyle’un William Ashbless’e dönüşme süreci. Ashbless’in biyografisini 1983 yılında okuruz; ölüm tarihi bile bellidir. Buna rağmen Doyle, 1810'da adım adım bu hayatı yaşamak zorunda kalır. Bu noktada kitap, çok güçlü bir soru sorar:
Eğer hayatın yazılıysa,