Mustafa Kutlu’nun uzunca bir aradan sonra okuduğum ikinci kitabıdır. Adına takılıp kaldığım, belki de ahir zaman insanı olarak neye tahammül edeceğimi neyden sefer edeceğimi tam olarak bilemeyişimin, bu çiğliğimin getirmiş olduğu bir suçlulukla içerisinde kendime bir yol bulabilme ümidiyle satırlarını su içer gibi okuduğum kitaptır.
Murat, Asım, Yunus, Kerim’le ve daha çokça dava adamıyla başlayan bir olay örgüsü...
Ortada bir dava; hayatı Hakk’a uydurma davası, hakkı tutup kaldırma davası, sönmeyecek ve dönmeyecek erler olma davası...
Tutkulu hedefler, yüreklerde davanın sönmez ateşi, parıldayan, ışık saçan gözler...
Asırlık taş medresenin avlusunda, ihtiyar çınar ağacının altında Hakk’a uydurulmuş hayatlar, toplanıp etrafında davanın konuşulduğu şadırvan, birbirini izleyen seminerler, konferanslar, beyannameler, dergi çıkışları...
Fakat daha sonra dünyanın aldatıcı yüzüne kapılan ve ortada bırakılan mahzun dava. Asım’ın aşka, güzelliğe, servete kurban ettiği dava. Yunus’un makama, mevkiye değiştiği dava. Diğerlerinin gözlerinde ve yüreklerinde sönen ateş, zamanla medreseden çekilen eller ve ayaklar...
Böyle mahzun bırakılıyor dava, haricden beklenen darbeleri kendi içerisinden, kendi can damarlarından alıyor. Bir takım pahalı kumaşa, bir güzel yüze değişiliyor, sırtlara kambur olmaya başlıyor.
Bir dava kalıyor geride, bir de Murat.
Murat, davanın sönmez ve dönmez bekçisi, en zora bile tahammül edişi. Gün gelip de dünyadan sefer edişiyle kıymeti anlaşılan dava adamı Murat.
Yıllar geçiyor, dava bir can damarı daha buluyor kendisine. Su olup yeşillendiriyor fidanı
Asım’ın oğlu İlhan’ı...
Babaannesinden kalan birkaç hatıra ve babasının yüzüne bakmadığı kitap ve dergilerden bir yol buluyor kendisine İlhan. Dayanamayınca karanlığa, sefer ediyor babasının bir zamanlar