hadi bakalım, başlıyoruz!! (çok uzun olacak gibi)
belki çoğunuzu fantastik ögeleri çekmiştir bu kitaba -kendine ait dili olsun, haritası olsun- ama ana tema bence fantastiğinden çok psikolojik işlenişti. bence öne çıkanlar karakterlerin işlenişi, betimlemelerde vurgulanan çaresiz halktı ya da bundan beslenen acımasızlardı.
her bir cümlesimi sindire sindire okumaya çalıştığım bir kitaptır benim için. (çünkü çoğu boğazınıza takılıyor ama olsun )
ben en çok karakterleri sevdim bu seride. o kadar kaptırıyordum ki kendimi onlara bir süre sonra yapacakları/söyledikleri şeyleri tahmin edebildiğimi fark ettim. bu da işin en eğlenceli kısmıydı tabi.
(7-12 arası hiç eğlenceli değildi ama yazarım. siz nasıl sağ çıktınız bilemiyorum umarız biz de çıkarız)
özellikle de 'benim çocuklar' diyip durduğum karakış evindeki çocuklarla aşırı eğleniyorum. onları bir yerden izlemektense yanlarında durup onlarla beraber ağlayıp gülüyor gibiydim. karakış evinin kapısı karia ile beraber bana da açılmış gibi hissetmiştim. benim çocukları o kadar sevmişim ki ben hepsini kalbimde hissetmiş gibiyim. ah ah hepsi için teker teker konuşabilirim biliyor musunuz (büyük ihtimal yapacak)
onlar zemheride açmaya çalışmış ve zorluklardan nasibini de çokça almış boynu bükük birer çiçekler. sadece yaşamaya çalışıyorlar.
çınar'ın dik duruşunun aslında ne kadar kambur olduğunu, aras'ın her şeyi şakaya vurduğu kadar yaralı olduğunu, çağatay'ın herkesin gözünde harika bir çocukken kendi gözünde bir yer edinememesi, mert'in tutunduğu yerden yine bir dalın kopmasını izleyişini, serkan'ın çok umursamaz, soğuk gözüken duruşunun altında aslında ne kadar canının yandığının, ensar'ın sarsılamaz bedeninin arkasında titreyen nefeslerini, ezgi'nin parlayan mavi gözlerinin arkasındaki karanlık, fırtınalı havayı, defne'nin