• Sisli bir nisan sabahıydı. Gökyüzü, üzerindeki ağırlığı bırakmakta tereddüt ediyordu. Nitekim az zaman sonra yağmurda başladı. Yeryüzündekiler, “Tanrı lanetini yolladı.”, “Gök yarıldı.”, “Taş üstünde taş kalmayacak.” gibi yorumlar yaptı. İnsan oğlu işte, kaosu her zaman severdi. Korkardı da ama ne olursa olsun yorum yapmaktan da geri duramazdı. Yağmurun devam ettiği saatlerde kaza yaptın. İşte o gün, öldüğün günden bahsediyorum, araba kullanıyordun. Çokta hızlı gittiğini söylemek abartıya kaçmak olur ama yine de ölümcül bir kazaydı. Sağlık ekipleri ellerinden geleni yaptılar ama ne yazık ki işe yaramadı. Bana kalırsa iyi bile oldu. Tek kol, kötürüm bir bacak ve cam kırıklarının parçaladığı bir yüz… Yaşamak, istemeyeceğin bir ihtimal olurdu.

    Sonra ne mi oldu? Benimle tanıştın. “Ne oldu… Neredeyim?” diye sordun. Benden çok net bir karşılık aldın. “Öldün.” dedim. Henüz yirmi yedi yaşında öldün. Sanırım sana, ardında bir sevgili bıraktığını hatırlatmama gerek yok. Sevgilin, doğrusunu söylemek gerekirse biraz üzüldü ama toparlaması kolay oldu kaldı ki seni sevmediğini zaten biliyordun. Tek gayesi teselli olan en yakın dostun yardımına koştu. Artık bunu söylemekte bir beis görmüyorum. Şu an sevgililer, doğrusunu istersen seninle olduğundan çok daha mutlu.

    Bilmem hatırlar mısın? Ölümünden beş yıl evveldi. Onun hayatını kurtarmıştın ve bu sebeple kendini, sana karşı hepten borçlu hissediyordu. Senin ona ilgin olduğunu biliyor ve bu hissiyattan kurtulmak için her şeyi deniyordu. Bir zaman sonra hissiyatının evirilmesine müsaade etti. Esasen beş yıl boyunca bunu denedi yani seni sevmeyi her geçen gün bile isteye denedi. Çok zordu ama soylu bir insandı. İyilik karşısında ezilmez muhakkak karşılığını ne yapar eder gösterirdi. Lakin sana karşı çaresizdi, en savunmasız hatta en çaresiz olduğu bir vakit çıktın karşısına ve bunun karşılığı onda yoktu. Buna mukabil ömrünün geri kalanını bu borcu ödemek için sana feda etmeye karar verdi.

    Görüyorsun ya ölmeyip de ne yapacaktın. Hem sakat kalacak hem de bu kızın zaten hoş olmayan dünyasını iyice karartacaktın. Öldün dediğimde şoka girmiş gibiydin.
    “Nasıl olur, ben ölemem daha çok gencim, okumam gereken kitaplar, sevgilimle geçirecek uzun bir ömrüm var. Dahası bir kız çocuğum olacak varımı yoğumu ona harcayacağım.” dedin.
    “Yapacak bir şey yok ölmen gerekiyordu.” dedim.
    “Sen Tanrı mısın?” diye sordun.
    “Hayır, onun gibi bir şey ama değilim.” dedim.
    “Peki nesin o zaman beni geri gönderebilir misin?” diye sordun.
    “Elbette geri gönderebilirim ama prensip olarak ölen bir karakteri kitaba geri göndermiyorum.” dedim.
    “Nasıl yani? Bu da ne demek oluyor. Ben gerçek bir insan değil miyim?” diye sordun.
    “Üzgünüm.” dedim.
    “Şimdi ne olacak?” diye sordun.
    “Artık gerçek dünyaya gözlerini açtın bu saatten sonra burada yaşamaya devam edeceksin. Bana kitabın geri kalanı için yardım etmelisin.” dedim.
    “Buna yüreğim dayanmaz. Kafayı yemek üzereyim; sevgilim ve en yakın dostum! Hayır, hayır beni geri gönder. Bak ne istersen yaparım. Sana yalvarıyorum. İyi bir insan olacağım. Lütfen beni geri gönder.” dedin ve sana bunun mümkün olmadığını tekrardan izah etmem gerekti ama sonraları bu duruma da alıştın hatta onların mutlu kalmaları için bana ricada bile bulundun.

    Şimdi seninle burada karşılıklı oturmuş evveliyattan konuşuyoruz. Sana karakterlerimin artık sözümü dinlemediğinden, başına buyruk davranışlarından dert yanıyorum ama sen hep beni suçlar vaziyettesin. Buna kendimin neden olduğunu söylüyorsun. Hayır, hayır buna ben neden olmadım. Ben karakterlerime iyilik yaptım onlara özgürlük verdim, onlarsa işi çığırından çıkartıp isyana kalkıştılar…

    “Doğrusunu istersen ben ölmedim, tamam bazı kötü olaylar yaşadım, kaza da geçirdim şu an tekerlekli sandalyemde seninle burada sohbet ediyorum ama ölmedim hayır hayır kesinlikle ölmedim. Asıl sen kayboldun. Sence neden başa çıkamıyorsun yarattığın karakterlerle ya da benimle böylesine konuşabilmeni sağlayan ne? Üzgünüm ama kitabın dünyasındasın. Belki uyudun belki de öldün ama gerçek olan bir şey varsa o da gözlerini kurguladığın dünyada açtığındır.” dedin.
    “Hayır bu olamaz! Ben buraya ait değilim. Burası oldukça karışık bir yer! Bana yardım etmen lazım. Geri dönmem için ne gerekiyorsa onu yapacağız.” Dedim.
    “Söylemeyi unuttuğum bir şey daha var. Hatırlarsan yıllar öncesinde bana yazma yetisi vermiştin ve ben o zamandan, bu zamana değin yazıyorum bunu biliyorsun. Emin değilim belki de ana karakter olduğumdan zihinlerimizin ortak paydaları var. Bir gün aklıma bir fikir geldi. Öncelikle korktuğumu itiraf etmem gerek. Düşüncesi bile beni titretiyor, panik nöbetleri geçirmeme neden oluyordu ama bir gün cesaret ettim ve yaratıcımı yani seni buraya dahil ettim.” dedin.

    Yalvarma, geri göndermen için sözler verme hatta yakınma sırası bana geçmişti. Ne yazık ki prensip gereği bunu yapamayacağını bana izah etmen gerekti. Zihinlerimizin ortak paydası bizi paradoksa götürüyordu. Yapacak tek bir şey kaldı. Küçük sehpanın üzerinde duran altıpatları şakağıma dayadım ve bu duruma bir son verdim.

    Kendime geldiğimde elimde kalem, masamda dolu kağıtlar ve karşımda seni oturur buldum.