Bazı cümleler vardır, rastlantı gibi görünür ama içimizde bir boşluğa denk gelir. Sessizce oturduğumuz bir anda, düşünmediğimizi sandığımız bir şeyi usulca dile getirir. Bir Tereddüdün Romanı tam da böyle bir cümleyle açılır: “Beni yalnız bırakmayınız.” Sıradan üç kelime. Ama altı derin. Bir çığlık, bir fısıltı, belki de bir dua. Ve roman boyunca bu üç kelime yankılanır durur. Muallâ’nın zihninde, otel odasındaki adamın dudaklarında, Vildan’ın boş bakışlarında. Hepsinin farklı bir hayatı, farklı bir dünyası vardır ama o yalnızlık hep ortaktadır. Kimse onu tam olarak söyleyemez, ama hepsi onunla yaşar. Peyami Safa’nın bu romanı, klasik bir hikâye anlatmaz. Aslında hikâyeden çok, bir hissi sürükler peşinden. Tereddüt. Ne evet, ne hayır diyebildiğimiz o gri hâl. Başlamadan önce durduğumuz, yürürken geriye baktığımız, severken korktuğumuz o an. Tereddüt bir eksiklik değildir burada. Aksine, bir derinliktir. Safa, bize bu derinliğin içini gösterir. Muallâ’nın iç sesiyle, yazarın kendini anlattığı bölümlerle ve en çok da Vildan’ın yaralı kadınlığıyla.
Muallâ, ilk sayfalarda bize bir kitap okuyordur. Bir adamın ölmek üzere olduğu bir roman. Ama sayfalar ilerledikçe biz o kitabı değil, Muallâ’yı okuruz aslında. Kitabın kahramanı boğulurken, Muallâ’nın da nefesi daralır. Terleyen o adam değil sadece, Muallâ’nın da kalbi sıkışır. Okudukça içindeki boşluk genişler. Ve roman bize şunu sorar: Gerçekle kurgu arasında sınır var mıdır? Ya da bazen bir kitap, okurun aynası olur mu? İşte o anda karşımıza çıkar Vildan. Romanın içinde bir sarkaç gibi salınan bu kadın, aşkın, arzunun, tedirginliğin ve oyunbazlığın adı olur. İlk başta zarif, mesafeli, sonra ani çıkışlar, gözyaşları, alkolle çözülmüş dil. Elindeki hançerde yazan İtalyanca cümleyle kalbinize saplanıverir: “Entrerò in un