Hilal Bayar

Hilal Bayar
@hilaurentius
İstanbul
Beykoz, 6 Kasım
114 okur puanı
Kasım 2019 tarihinde katıldı
Puan vermedi·140 syf.·
2026 4. kitabı
Kitabın son sayfasını kapattığımda aklımda keskin bir olay örgüsü ya da baskın bir karakter kalmadı. Daha çok, içime yerleşen ve orada genişleyen bir duygu kaldı. Sanki uzun zamandır uğramadığım eski dostların evine kısa süreliğine misafir olmuş, çaylarını içmiş ve odadaki havayı soluyup hiçbir iz bırakmadan, sessizce çıkıp gitmişim gibi... Okuru spot ışıklarının altında, hikayelerin tam merkezine oturtmuyor; aksine, hafifçe aralanmış bir kapının eşiğinden içeri bakmamıza izin veriyor. Kesmez'in öykülerinde karakterler genellikle hayatlarının o büyük, sarsıcı dönüm noktalarında değillerdir. Dışarıdan bakıldığında son derece sıradan, gürültüsüz günler yaşarlar. Fakat yazarın asıl büyüsü ve dehası da bu sıradanlığın içine gizlenmiş olan o görünmez ağırlığı bulup çıkarmakta yatıyor. Bir insanın yıllardır sırtında taşıdığı ama kimseye göstermediği bir kırgınlık, artık konforlu bir alışkanlığa dönüşmüş bir yalnızlık ya da bir daha asla geri dönmeyeceğini bildiği bir geçmişe duyduğu o ince sızı... Öyküler, eylemlerden ziyade bu köklü duyguların etrafında sabırla dolaşıyor. Kitabı okurken beni en çok yakalayan detay, karakterlerin başkalarıyla çatışmaktan ziyade, en çok kendileriyle uğraşıyor olmasıydı. Bu öykülerde geçmiş; yaşanıp bitmiş bir hatıralar albümü değil, zihinde hâlâ canlılığını koruyan hiç kesilmeyen bir iç konuşma gibi duruyor. Karakterlerin hiçbirinin tamamen kapatamadığı hesaplar, tam anlamıyla vedalaşamadığı insanlar var. Bu yüzden satır aralarında hep o tanıdık eksiklik hissi dolaşıyor. Ancak Kesmez, bu eksikliği karamsar ya da yıkıcı bir yerden kurmuyor; onu insan olmanın, büyümenin ve yaşamanın en doğal, en yalın parçası olarak kabulleniyor. Yazarın dili de tıpkı anlattığı hayatlar gibi mütevazı. Cümleler dikkat çekmeye çalışmıyor, okura edebi bir şov
Atları Bağlayın Geceyi Burada GeçireceğizMelisa Kesmez · Sel Yayıncılık · 20175,2bin okunma
Reklam
Herkes Partideydi, Gatsby Yalnızdı.
Puan vermedi·176 syf.·
2026 2. kitabı
Muhteşem Gatsby aslında kibarca yazılmış bir “çok uğraştım ama olmadı” hikâyesi. Jay Gatsby diye bir adam var; hayali var, parası var, evi var, partisi var… ama huzuru yok. Zaten Fitzgerald’ın bize söylediği ilk şey şu: Bir insanın her şeyi olabilir ama doğru şeyi yoksa, geçmişi onu yine boğar. Gatsby’nin olayı Daisy. Ama Daisy dediğimiz şey bir kadın mı, yoksa gençliğe, masumiyete ve “keşke”ye duyulan takıntı mı, orası biraz karışık. Gatsby Daisy’yi sevmiyor bence; Gatsby, Daisy’nin temsil ettiği “eski halini” seviyor. Yani hepimizin yaptığı o klasik hata: Geçmişi geri çağırabileceğimizi sanmak. Spoiler: Çağıramıyoruz. Geçmiş cevap vermiyor, sadece görüldü atıyor. Roman boyunca şunu fark ediyorsun: Amerikan Rüyası diye bir şey var ama rüya kısmı çok net, uyanınca başın ağrıyor. Herkes çok zengin, çok şık, çok mutlu gibi… ama içleri boş ev gibi yankılı. Gatsby’nin partileri efsane, ama kendisi çoğu zaman kenarda tek başına dikiliyor. Düşünsene, ev senin ama ruhun misafir. Nick Carraway var bir de. Romanın anlatıcısı. Nick aslında bizim iç sesimiz. O da herkes kadar kayıp ama en azından farkında. Herkes yalan söylüyor, aldatıyor, kaçıyor; Nick sadece bakıyor. Ve bazen bakmak, yaşamaktan daha yorucu. Gatsby çok çalışıyor, çok yükseliyor, ama tek bir yere ulaşamıyor: Daisy’nin olduğu zamana. Ve işin en depresif kısmı şu: Daisy de o zaman artık orada değil. Belki hiç orada olmadı. Gatsby bugün yaşasa kesin “kişisel gelişim kitabı” yazardı. “Hayallerinin peşinden koş, asla vazgeçme” falan derdi. Ama romanın sonunda Fitzgerald şunu yapıyor: Kitabı kapatıp diyor ki, “Heh, işte bu yüzden bazen vazgeçmek sağlıklıdır.” Final mi? Final tam olarak şu his: Çok sevdiğin biri için çok şey yapmışsındır ama o biri, senin kadar derin hissetmiyordur. Ve dünya, senin kalp
Muhteşem GatsbyF. Scott Fitzgerald · Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları · 202526,9bin okunma
Puan vermedi·119 syf.·
2026 1. kitabı
Kitabı bitirdiğimde aklımdan geçen ilk şey şuydu: Bazı kitaplar daha ilk sayfadan itibaren bağırır, “Bak, burada kocaman bir hikâye var!” der. Bazen Bahar onlardan değil. O, sessizce yanınıza oturup dizlerini kendine çeken, sizinle alçak sesle konuşmayı seçen kitaplardan. Kesmez büyük olayların, hayatı kökünden sarsan dramatik kırılmaların peşinde değil. Onun asıl derdi, gündelik hayatın hengâmesinde fark etmeden üzerinden geçtiğimiz küçük sarsıntılar. Bazen bir bakışta donup kalmamız, bazen yarım kalan bir cümleyi tamamlayamayışımız ya da hatırlamaktan özenle kaçtığımız bir anının gelip kalbimizin tam ortasına oturması… Yazar tam olarak bu saklanan, bastırılan duyguların izini sürüyor. Kitaptaki metinleri okurken, karakterlerin iç sesine misafir oluyormuş hissi uyanıyor. Geçmişle bugün arasında gidip gelen, hiç bitmeyen bir iç konuşma bu. En vurucu noktalardan biri de şu: Karakterler yaşadıklarını geride bırakmış insanlar değil; aksine, o anları hâlâ içlerinde taşıyorlar. Bitmiş gibi görünen ilişkiler aslında bitmemiş, söylenmemiş ne varsa omuzlarında bir ağırlık gibi duruyor. Yazarın dili son derece sade, süssüz ve iddiasız. Ama tam da bu “sıradanmış gibi anlatma” hâli insanın canını acıtıyor. Çünkü anlatılanlar yabancı değil. Fazlasıyla tanıdık. Hepimizden bir parça var o satırların içinde. İsmine bakıp kitabın umut dolu, pembe bir iyimserlik sunduğunu düşünmeyin. Bahar burada her zaman gelmiyor; geldiğinde de kalıcı olacağına dair bir söz vermiyor. Ama yine de bir ihtimal olarak bir köşede duruyor. İnsanın en yorgun, en tükenmiş anında bile küçük bir ferahlığın mümkün olabileceğini usulca fısıldıyor. Bana kalırsa Bazen Bahar, bir teselli kitabından çok bir kabulleniş metni. Şunu söylüyor okura: “Her şey düzelmek zorunda değil, evet. Ama her şey de tamamen
Bazen BaharMelisa Kesmez · İletişim Yayınları · 20195,2bin okunma
Yanıldığını fark etmek, ilerlemenin başlangıcıdır.
Puan vermedi·400 syf.·
2025 46. kitabı
Hani bazı kitaplar vardır ya, başlar başlamaz “hımm, burada bir şey var” dedirtir; işte bu kitap da öyleydi. Ama öyle bas bas bağıran, afilli laflarla aklını karıştıran bir kitap değil. Sessizce geliyor, usulca sorular soruyor sana. “Emin misin?” diyor, “Gerçekten böyle mi düşünüyorsun, yoksa öyle düşünmen gerektiğine mi inandırıldın?” En başında bir yangın hikâyesiyle giriyor konuya. Ciddi bir orman yangını, ölüm kalım meselesi. Bir grup elit itfaiyeci var, yangını söndürmeye gönderiliyorlar ama işler çığırından çıkıyor. İçlerinden biri, herkes kaçmaya çalışırken duruyor ve hiç akla gelmeyecek bir şey yapıyor: Önündeki otları yakıyor. Evet, bildiğin yangından kaçmak yerine kendi yangınını çıkarıyor. Diğerleri "deli galiba bu" diyor, ama o adam hayatta kalıyor. Çünkü o, ezberlerin dışına çıkıyor. İşte Grant’in kitabı da bu hikâyeyle başlıyor ve soruyor: “Sen hiç düşündüğün şeyi yeniden düşündün mü?” Kitabı okurken düşündüm, biz çoğu zaman fikrimizi savunmakla meşgulüz. Yeni bir şey duyduğumuzda önce bir savunmaya geçiyoruz, sonra yargılıyoruz, en sonunda da etrafı ikna etmeye çalışıyoruz. Grant bunu çok güzel bir şekilde anlatıyor; diyor ki biz genelde üç moda giriyoruz: vaiz, savcı ve politikacı. Bazen bildiklerimizi savunmak için vaaz veririz, bazen başkalarını yanlış çıkarmak için savcılık yaparız, bazen de ortama uymak için politikacı oluruz. Ama bu modların hepsi bizi fikrimizi gözden geçirmekten uzaklaştırıyor. Halbuki esas ihtiyaç duyduğumuz şey, bir dördüncü mod: bilim insanı gibi düşünebilmek. Merakla, şüpheyle, esneklikle. Bunu söylemek kolay tabii ama uygulaması çok daha zor. Çünkü fikirlerimize, sadece bilgi olarak değil, kimliğimizin bir parçası gibi bağlanıyoruz. Bir fikrimizi değiştirmek, bazen kendimizden bir parçayı kaybetmek gibi hissettiriyor.
Yeniden DüşünAdam Grant · Modus Kitap · 202140 okunma
Yalnızlık, Arzu ve Bir Tereddüt
Puan vermedi·211 syf.·
2025 40. kitabı
Bazı cümleler vardır, rastlantı gibi görünür ama içimizde bir boşluğa denk gelir. Sessizce oturduğumuz bir anda, düşünmediğimizi sandığımız bir şeyi usulca dile getirir. Bir Tereddüdün Romanı tam da böyle bir cümleyle açılır: “Beni yalnız bırakmayınız.” Sıradan üç kelime. Ama altı derin. Bir çığlık, bir fısıltı, belki de bir dua. Ve roman boyunca bu üç kelime yankılanır durur. Muallâ’nın zihninde, otel odasındaki adamın dudaklarında, Vildan’ın boş bakışlarında. Hepsinin farklı bir hayatı, farklı bir dünyası vardır ama o yalnızlık hep ortaktadır. Kimse onu tam olarak söyleyemez, ama hepsi onunla yaşar. Peyami Safa’nın bu romanı, klasik bir hikâye anlatmaz. Aslında hikâyeden çok, bir hissi sürükler peşinden. Tereddüt. Ne evet, ne hayır diyebildiğimiz o gri hâl. Başlamadan önce durduğumuz, yürürken geriye baktığımız, severken korktuğumuz o an. Tereddüt bir eksiklik değildir burada. Aksine, bir derinliktir. Safa, bize bu derinliğin içini gösterir. Muallâ’nın iç sesiyle, yazarın kendini anlattığı bölümlerle ve en çok da Vildan’ın yaralı kadınlığıyla. Muallâ, ilk sayfalarda bize bir kitap okuyordur. Bir adamın ölmek üzere olduğu bir roman. Ama sayfalar ilerledikçe biz o kitabı değil, Muallâ’yı okuruz aslında. Kitabın kahramanı boğulurken, Muallâ’nın da nefesi daralır. Terleyen o adam değil sadece, Muallâ’nın da kalbi sıkışır. Okudukça içindeki boşluk genişler. Ve roman bize şunu sorar: Gerçekle kurgu arasında sınır var mıdır? Ya da bazen bir kitap, okurun aynası olur mu? İşte o anda karşımıza çıkar Vildan. Romanın içinde bir sarkaç gibi salınan bu kadın, aşkın, arzunun, tedirginliğin ve oyunbazlığın adı olur. İlk başta zarif, mesafeli, sonra ani çıkışlar, gözyaşları, alkolle çözülmüş dil. Elindeki hançerde yazan İtalyanca cümleyle kalbinize saplanıverir: “Entrerò in un
Bir Tereddüdün RomanıPeyami Safa · Ötüken Neşriyat · 19989bin okunma
Reklam