"UĞURLU TEPELER"
"Çünkü ne yoksulluk ne alçalma ne ölüm, kısacası Tanrı ile şeytanın elbirliğiyle üzerimize yağdırabileceği hiçbir şey bizi ayıramayacakken, bunu sen kendi isteğinle yaptın."
1847 yılında “Ellis Bell” takma adıyla yayınlanan Uğultulu Tepeler, ne yazık ki Emily Brontë’nin tek romanı oldu. Yayımlandıktan sadece bir yıl sonra, henüz 30 yaşındayken hayata veda eden yazar, bu tek eserle edebiyat tarihinin en sarsıcı, en kalıcı ve en çok tartışılan yapıtlarından birini bıraktı geride. Tek bir romanla kuşaklar boyu yankılanan bir iz bırakmak… Bu, Brontë’nin dehasının tartışılmaz bir kanıtı.
Eser, bir aşk hikâyesi anlatıyor gibi görünse de aslında insan ruhunun karanlık odalarında gezen bir fener. Okuduktan sonra insanın içinde uzun süre dinmeyen bir huzursuzluk kalıyor. Peki neden? Çünkü bu roman, sevgiyle nefretin aynı bedende nasıl var olabileceğini acımasızca gösteriyor.
Heathcliff ne bir kahraman, ne de bir canavar. Heathcliff, edebiyat tarihinin yazılmış en büyük sessiz çığlığıdır.
Herkes onun intikamını konuşuyor. Herkes onun yaptığı kötülükleri, kullandığı insanları, söndürdüğü umutları anlatıyor. Ama kimse şu soruyu sormuyor: Heathcliff, eğer sevilmemiş olmanın acısını bu kadar derinden yaşamasaydı, sevmeyi hiç öğrenebilir miydi?
Cevap: Hayır. Çünkü ona sevgiyi öğretecek tek kişi, Catherine, onu reddetti. Ama reddediş şekli… İşte asıl yara orada başlıyor. Çünkü Catherine onu "Ben senin gibi biriyle evlenemem, bana yakışmazsın" diyerek reddetmedi. Sessizce, Edgar'ı seçerek, Heathcliff'in gözlerinin içine bakarak reddetti. Ve Heathcliff o an sadece bir kadını değil, kendini "insan" olarak kabul ettirme şansını da kaybetti.
Heathcliff aslında kitap boyunca hiçbir zaman "kötü" olmayı seçmiyor. Kötü olmak zorunda kalıyor. Çünkü iyilik ona kazandırmadığı