Engeloji, diplomasını almak için öğretmenlik stajını tamamlamak zorunda bırakılan fakat o dönem engellilere öğretmenlik hakkı verilmediği için bu güzel hayalini gerçekleştiremeyen meslektaşımız Aliye Yücel hocamın kitabı.
Engeloji ile çıkardığım Özel Eğitim dergime içerik oluştururken tanışmıştım. İlk olarak adı dikkatimi çekmişti. Engeloji ifadesine çok yabancıydım. Bu başlığın altında ise bir o kadar daha ilginç bulduğum ikinci bir başlık yer alıyordu; Kör Topal Giden Bilim...
Kitap hakkında ufak bir araştırma yaptım. Aliye Hocamın Engeloji'yi ''engeli ve engelliyi doğru anlama bilimi'' olarak tanımladığını gördüm. Bu doğrultuda yazığı kitapla da insanları bedensel eksikliklerine odaklanmak yerine, yeni bir bakış açısı getirmeyi hedefliyordu.
Yeterince ilginç bulduğum bu kitabın kapak tasarımını da çok beğenince alıp okumam kaçınılmaz oldu.
Engeloji- Kör Topal Giden Bilim; engelli farkındalığına dair bir kitap...
Her türlü engel, olumlu ve olumsuz yönleriyle ve birbirinden ilginç başlıklarla anlatılmış.
Okudukça toplum olarak birçok şeyi hiç bilmediğimizi ya da yanlış bildiğimizi gördüm. Daha sonra araştırmak üzere kendimce notlar aldım. Aldığım notların ilintili olduğu birkaç konu başlığını paylaşmak istiyorum:
Atasözü ve deyimlerde engelliler, Ders kitaplarında engelliler, Kas erimesi Hastası Luka'nın çok şey anlatan fotoğrafları, Çizgi film karakterlerinde engelli farkındalığı, Görme engelli Akunpunkturistler...
Bunun dışında toplumun her kesiminden örnekler vererek engellilerin hayatımızdaki yerinin algısını gözler önüne seriyor.
Kitabın sayfaları arasında ilerledikçe aslında doğru bildiğimiz, normal karşıladığımız, belki de takdir ettiğimiz davranışların bilmeden
Kanadı Kırık Melek’in Kanadına Takılanlar’la tanışalı henüz 15 gün oldu. Öğretmen arkadaşım Ahmet Saraç ‘’Engelsiz Kitaplar’’ köşemi görünce bahsetmişti; haberlerde izlemiş ve tek parmağıyla kitap yazan Rukiye Türeyen’nden bahsetmişti. Tek parmakla kitap yazma bana Sol Ayağım’ı hatırlattı. Merak edip aldım.
Evet söylediğim gibi kitabı merak ederek aldım. Özel Eğitim öğretmeni olarak okumasam içim rahat etmeyeceği için alıp okudum. Birçok arkadaşın sandığı gibi yazarına acıdığım için ya da ‘’benim de ufak bir katkım olsun.’’ düşüncesiyle değil...
Rukiye Türeyen, farklı tür yazıları bir arada bulundurduğu kitabında sade ve anlaşılır bir dil kullanmış. Bu sadeliğin ve özellikle karşılıklı diyalog ve esprilerin iyi niyet taşıdıklarından eminim. Fakat bu iyi niyet benim kitaptan sıkılmamı engelleyemedi. Fazla sade ve günlük konuşma diline yakın bulduğum bu kitabı çocukların daha çok beğeneceğini umuyorum.
Okuduğum ya da okuyacağım kitapta konu kadar edebi yönü de önemlidir benim için. Edebi haz almadığım bir kitabı ikinci kez okuyabileceğimi sanmıyorum. Buna rağmen bu kitabın okunmasını şiddetle tavsiye ediyorum. Bunu kitabı yüceltmek için değil, Rukiye Türeyen’i yüceltmek için istiyorum.
Bedeninden bağımsız çıktığı umut yolculuğunun bilinmesini istiyorum. Sabrına, mücadelesine, samimiyetine ve vefasına tanık olmamızı istediğim için tavsiye ediyorum. Yaratana tam bir inanmışlık ve teslimiyeti kabullenirken, engeline teslim olmayışının bilinmesini istiyorum.
Kendi çabasıyla okuyup yazmasındaki azmin ve tek parmakla kitap yazabilecek özgüveninin örnek alınmasını istiyorum.
Yazımı bitirmeden önce yayınevinden kaynaklı olduğunu düşündüğüm bir konuya da değinmek istiyorum; kitabın önsözünün parçalara ayrılarak konu başlarında ikinci defa okutulmasını çok gereksiz buluyorum. Sebebi her ne olursa olsun bu durum olumsuz bir
1000Kitap’ta Umuda Yolculuk’u ilk okuyanım. Kitabı sistemde görmediğimde üzüldüm. Kütüphaneci arkadaşlardan rica ettim, sisteme dahil ettiler.
Aslında üzülme sebebim kitabın sistemde olmayışı değil; okunmamış olmasıydı.
Hak etmediği halde onlarca baskı yapıp binlerce satış yapan kitaplar olduğunu bilmeyen yoktur. Peki bunu nasıl başarıyorlar? Tabiki reklam ve bilinirlikle...
Ben de Umuda Yolculuk’un bilinirliğine ‘’karıncanın ateşe taşıdığı su misali’’ bir katkıda bulunmak adına bu incelemeyi yapmaya karar verdim.
Umuda Yolculuk bir annenin günlük türünde olan ve yazmaya başlarken yayınlamayı düşünmediği ilk ve tek kitabı. Fakat yazarken yaşadığı olaylar bu fikrin ortaya çıkmasına sebep olmuş. Amacı da onlarca baskı yapıp binlerce adet satılmasından ziyade oğlunun tedavisine, geleceğine ufak bir katkısı olması...
Annemiz İpek Pekçetin ve evlat edindiği Spastik Engelli oğlu Furkan bir umut yolculuğuna çıkıyorlar ve bu yolculukta yalnız yürümek istemiyorlar. Kendileri gibi içlerinde umut taşıyan yaralı yüreklere ışık tutuyorlar. Kendi durumlarındaki insanları da yanlarına alarak, birlikte gülmek, birlikte ağlamak istiyorlar. Umut yolculuğunda birlikte yürümek ve yolculukta karşılaşılan güçlüklere karşı birlikte mücadele etmek istiyorlar.
Bu kitaba karşı biraz önyargılıydım. Okumak için elime aldığımda gramajının sayfa sayısına göre ağır olduğunu hissettim. Bünün nedeni 1. hamur kağıda basılmış olmasıydı. Bu da bende akademik bir kitap izlenimi oluşturdu. Sayfalardan taşarcasına göze çarpan metin yoğunluğu da bu düşüncemi destekledi. Keşke kitap 2. hamur kağıda basılıp konulara göre de bölümlere ayrılsaymış. Daha bir çok baskı hatası ya da tasarım hatası neyse işte onlardan var :) Bunlar da kitaba yönelik ilk izlenimi olumsuz etkileyebiliyor.
Peki bütün bunlara rağmen neden okudum?
Kırmızı Buğday, otizm hakkında bir kitap olduğu kadar, insan ilişkilerini de anlatan bir eser.
Bilgi verici olduğu kadar, anlattığı öykülerle de bilgiyi öğrenmemizi değil; anlamamızı da sağlayan bir yapıt. Aslında kitabı okurken bizi bilgilendirme amacı olduğunu hissetmiyoruz bile. Bu da kitabı sıkıcı olmaktan kurtarıyor. Kitap bittiğinde otizm hakkında ne çok şey öğrendiğinizi fark ediyorsunuz.
Çoğu kez görmezden gelinen büyük ama yalnızlığa itilmiş bir sosyal olguyu hem psikolojik olarak hem de eğitsel olarak gözler önüne seren bu kitabı şiddetle tavsiye ediyorum. Özellikle Özel Eğitim öğretmenlerinin kendi öğrencilerini daha yakından tanımalarına yardımcı olacağını düşünüyorum. Belki bu kitabı okuduktan sonra bizler de öğrencilerimizin Kırmızı Buğday’larını keşfederiz :)
Olağanüstü Bir Gece, ailesinden kalan miras sayesinde çalışmadan lüks ve huzur içinde yaşayan genç bir adamın hikayesidir.
Genç adam kendisine kalan miras sayesinde hiç çalışmadan rahat bir hayat sürebileceğinin farkındadır. Bu farkındalık içinde her istediğini yapıp, her istediğini alır. Hırslı olmayan, zengin, yakışıklı bir genç adamın istediği hemen her şeye sahiptir.
Her istediğini zorluk çekmeden, kolayla elde edebilme ve buna mukabil daha fazlasını istememe gerçeği onun yavaş yavaş yaşama isteğini azaltır, hayattan eskisi gibi zevk alamaz. Bilinçli olarak içinde doğan arzular, özlemler aslında gerçek arzu ve özlemler değildir; sadece arzulama özlemidir. Arzulamayı arzular bir hale gelmiştir.
Gittikçe çevresinden soyutlanan bu genç adam her Pazar olduğu gibi at yarışlarına gider. Burada içgüdülerine yenik düşerek belki de hayatında ilk kez bir suç işler. Bu suçun da etkisiyle akşama kadar türlü düşünceler içinde gezip durur. Gece olduğunda ise yaşadığı kendince büyülü olaylar zinciri ruhsal dünyasında bir aydınlanma yaşanmasına neden olur.
Artık O, yeni şeyler hisseden, yeni şeyler isteyen ve her şeyin eskiden olmadığı kadar farkında olan yeni bir adamdır. Daha iyi bir insan olduğunu söyleyememe mütevazılığında bulunsa da öyledir. Daha iyi ve daha mutlu bir insandır. Çünkü daha önceki soğuk yaşantısından daha yeni bir anlam ve yeni bir hayat tarzı çıkarmıştır.
Yaşadığı toplumun norm ve formalitelerinin boş, anlamsız olduğunun farkındadır ve kendisini iyilik etmeye, başkalarını sevindirmeye adar. Gözleri sokakta iyilik yapabileceği çocuklar, dilenciler arar. Yaptığı iyiliklerden sonra şöyle hayıflanır: ‘’Başkalarını sevindirmenin, mutlu etmenin bu kadar kolay ve güzel bir şey olduğunu şimdiye kadar neden fark etmemişim acaba?’’
Aslında bu genç adamın kendini bulmuş