Ateş bir gün suyu görmüş yüce dağların ardında;
sevdalanmış onun deli dalgalarına.
hırçın hırçın kayalara vuruşuna,
yüreğindeki duruluğa...
...demiş ki suya:
gel sevdalım ol,
hayatıma anlam veren mucizem ol...
su dayanamamış ateşin gözlerindeki sıcaklığa, al demiş;
yüreğim sana armağan...
sarılmış ateşle su birbirlerine sıkıca, kopmamacasına.
zamanla su, buhar olmaya, ateş, kül olmaya başlamış.
ya kendisi yok olacakmış, ya aşkı...
baştan alınlarına yazılmış olan kaderi de
yüreğindeki kederi de alıp gitmiş uzak diyarlara su...
ateş kızmış, ateş yakmış ormanları...
aramış suyu diyarlar boyu,
günler boyu, geceler boyu
bir gün gelmiş, suya varmış yolu
bakmış o duru gözlerine suyun,
biraz kırgın, biraz hırçın.
ve o an anlamış;
aşkın bazen gitmek olduğunu,
ama gitmenin yitirmek olmadığını.
ateş durmuş, susmuş, sönmüş aşkıyla.
işte o zamandan beridir ki:
"hani dört şahit aynı anda eylemi bütün netliğiyle görmüş olacaktı? hani eğer bir zina suçu varsa ortada hem kadın hem de erkek recmedilirdi? geçiniz. şartlar en katı fıkıh yorumunun aradığı delillerden bile yoksundur, fakat erkekçil ideolojinin hükmünü verdiği, “halk jürisi”nin de kuyruğa takılmaya hevesli olduğu anlarda objektif delil teferruattan ibarettir. "
The Stoning of Soraya M.