Ah bu seri... Bu seri beni hem sinirlendiriyor hem sıkıyor hem de okuma hevesimi sık sık söndürüyor. Ama bir şekilde kendimi hala içinde buluyorum. İlk kitabın tadını ne ikinci kitapta ne de bu kitapta almadığımı düşünüyorum. Öte yandan ilk iki kitabın aksine, bu kitapla beraber Centilmen Piçler serisi sonunda fantastik bir kitaba dönüşüyor — sanırım.
Serinin en büyük özelliklerinden biri az fantastik ögeye rağmen fantezi edebiyatında kendine güzel bir yer edinişi. Çoğunluğun aksine ben bu özelliğini pek takdir etmemiştim başlarda, çünkü fantastik yaratık ve güçlerin bol olduğu kitaplara hep daha çok kaptırmışımdır kendimi. Oysaki şimdi, bu özelliğini sahiden takdir ediyorum çünkü üçüncü kitabın sonunda bize verdiği o ufak büyülü sahne ve hikayenin geçtiği dünyayla ilgili birkaç gizemli bilgi... sahiden de tüylerimi ürpertiyor!
Bundan önce kitabı sırf ‘grimdark’ oluşu ve Locke Lamora karakterine olan düşkünlüğümden ötürü okuduğumu söyleyip dururdum. Sahiden de öyleydi -bu kitapta da öyleydi, en azından sonlarına dek- çünkü kitabın geriye kalan büyük bir kısmı beni fazlasıyla sıkıyordu. Yazarın ağır dili, yer verilen onca gereksiz ayrıntı... Bilemiyorum, bana uygun değillerdi. Eminim sevenler vardır.
Öbür yandan tüm bu gereksiz ayrıntılara rağmen hikayenin ana kurgusu güzel gidiyor. Yavaş ama güzel. Şu noktada hikayenin nereye doğru gideceğine dair hiçbir fikrim yok buna rağmen sırf bazı sorular cevaplansın diye bu sene çıkacak olan dördüncü kitabı da okuyacağıma pekâlâ eminim.
Gelelim seriyi değil de spesifik olarak kitabı eleştirmeye. Buradan sonrası SPOILERlı.
Öncelikle ‘flashback’ sahnelerini -yani kitabın yarısını- sıkıcı buldum. Evet, Centilmen Piçler’in geçmişini öğrenmek keyifliydi ama gerçekten de geçmişteki o tiyatro maceralarını kitabın yarısını