Ne var ki bu kelimelerin üzerimde büyük etkisi vardı. Durmaksızın bunları düşünüyordum ve ancak insanlarla uzun süre çeşit çeşit ilişki içine girdikten sonra bu garip kelimelere yükledikleri anlamı kavrayabildim. Şuydu kastedilen: İnsan hayatını işler değil sözler yönlendirir. Bir şey yapma ya da yapmama imkânından ziyade farklı meseleler üzerine aralarında belirledikleri kelimelerle konuşmayı severler. Çeşitli şeyler, varlıklar ve nesneler, hatta toprak, insan ve adlar için kullandıkları ve pek mühim saydıkları kelime 'benim' kelimesidir. Aynı şey için aralarında kimin 'benim' diyeceğini kararlaştırırlar. Ve üzerinde anlaştıkları bu oyunda en çok şey için 'benim' diyebilen en mutluları sayılır. Neden böyledir bilmiyorum, ama böyledir işte. Eskiden, uzun bir süre aleni çıkarla açıklamaya çalışırdım bunu kendime, ama haklı olmadığım ortaya çıktı.
Mesela 'atım' diyen insanların çoğu sırtıma binmiyor, başkaları sürüyordu beni. Beni besleyen de onlar değil başkalarıydı. Yine bana iyilik yapan da o 'atım' diyenler değil arabacılar, baytarlar ve genel olarak yabancı insanlardı. Sonradan, gözlemlerim artıkça 'benim' kavramının yalnızca biz atlar konusunda değil, her konuda, kişilerin mülkiyet duygusu ve hakkı adını verdikleri, aşağılık ve insan türüne has bir içgüdüden başka bir temele sahip olmadığına kanaat getirdim. İnsan bir yere "evim" der ve içinde hiç oturmaz, yalnızca inşaatıyla, korunmasıyla ilgilenir. Tüccar "dükkanım" derdi. "Çuha dükkanım" mesela, ama dükkanındaki en iyi çuhadan dikilmiş bir giysi giymezdi. Hiç görmedikleri, üzerinden hiç geçmedikleri toprakların kendilerinin olduğunu söyleyen insanlar vardı. Başka insanlar için "benim" diyenler vardı, oysa hiç görmüyorlardı bu insanları ve onlarla tüm ilişkileri kötülük etmekten ibaretti. Kadınlara yani eşlerine
Hristiyanlıktan nasibini almamış. Mallara insandan daha çok acıyor, zerre vicdanı yok demek, bizzat dövdü barbar. General böyle kamçılamamıştır, sırtımı olduğu gibi yoldu, adamda hiç Hristiyanlık yok demek.
Mesela “atım” diyen insanların çoğu sırtıma binmiyor, başkaları sürüyordu beni. Beni besleyen de onlar değil, başkalarıydı. Yine bana iyilik yapan da o “atım” diyenler değil; arabacılar, baytarlar ve genel olarak yabancı insanlardı. Sonradan gözlemlerim arttıkça, “benim” kavramının yalnızca biz atlar konusunda değil, her konuda, kişilerin mülkiyet duygusu ya da hakkı adına verdikleri aşağılık ve insan türüne has bir işgücünden başka bir temele sahip olmadığına kanaat getirdim.
İnsan bir yere "evim" der ve içinde hiç oturmaz, yalnızca inşaatıyla, korunmasıyla ilgilenir. Tüccar "dükkanım" derdi. "Çuha dükkanım" mesela, ama dükkândaki en iyi çuhadan dikilmiş bir giysi giymezdi.
Hiç görmedikleri, üzerinden hiç geçmedikleri toprakların kendilerinin olduğunu söyleyen insanlar vardı. Başka insanlar için “benim” diyenler vardı. Oysa hiç görmüyorlardı bu insanları ve onlarla tüm ilişkileri kötülük etmekten ibaretti.
Kadınlara ya da eşlerine “benim” diyenler vardı. Oysa bu kadınlar başka erkeklerle yaşıyordu. Ve insanlar hayatta buldukları şeyi yapmaya değil, mümkün olduğunca çok şeye “benim” demeye çabalarlar. İnsanlarla aramızdaki en temel farkın bu olduğundan eminim artık.
Bu nedenle diğer üstünlüklerimiz bir yana, sadece bundan yola çıkarak, canlı varlıklar merdiveninde insandan daha yüksek bir yerde durduğumuzu söylemeye cüret edebiliriz: İnsanların, hiç değilse benim temas kurduklarımın eylemlerini sözler yönlendirir, bizimkini ise iş.