Sen bana bir savaşta kahramanca dövüştüğü halde, sırf ordusu arkasından gelmediği için barış masasına oturmak zorunda kalmış, yenik bir komutanı hatırlatırdın Gülay. Aşkını savaş meydanlarında bırakmış gibiydin ve ben seni o coşkulu, o heyecanlı, o hayatın gürül gürül aktığı meydana tekrar götürmek istiyordum. Sense bana hep "hayat değil huzur"demek istiyordun ama diyemiyordun. O aşk Ankara'da yaşandığı için mi öyle demek istiyordun?
“Kuşkusuz hepimiz geçmişimizle, kendimizin bulduğu ya da bizim için bulunan öykülerimizle varız,her şeyi bugün kadar yarın da yanımızda taşıyacağımızı biliyoruz, belki bizim arkamızdan 'onun bir öyküsü yoktu' diye konuşamayacaklar, gün doldurur gibi yaşayıp çekip gitmeyeceğiz bu dünyadan, ama hep aynı acıyı da sürekli bir yük gibi omuzumuzda taşıyamayız, gücümüz yok, kaldıramayız. Bazen hayatı, yaşadıklarımızı sadece eski bir şarkıyı özler gibi özlesek ve çok sevdiğimiz bir plak gibi özenle tozunu alıp pikaba yerleştirsek.
Sevgili Emel, bana sormayacağını biliyorum ama ben yinede anlatacağım. Anlatacağım; çünkü o kısa yazdan geriye kalan sadece senin kat kat giyindiğin mağrur bakışların, kimselere el sürdürmediğin yalnızlığın ve cilt cilt İngiliz romanlarının arkasına saklamaya çalıştığın yaraların değil. Sana ilk gün "acılarımızı karşılaştırmadığımı" söyledim,
ama bu benim o kazayı burnum bile kanamadan atlattığım anlamına gelmiyor. Bugün sana bunu anlatamadım, anlattırmadın.”
Bir gün bir yerde karşılaşacağımızı biliyordum, hiç kimsenin tahmin edemeyeceği, hesaplayamayacağı bir yerde birbirimizin karşısına çıkıvereceğimizi biliyordum. Ama ne kadar yarım, ne kadar öngörüsüz bir duyguymuş bu!