"Beklemek her geçen gün, her geçen ay ve hatta her geçen yıldan sonra daha da kolaylaşır. En zor geçen ilk altı aydır. Özlem vardır çünkü. Bir yıl sonra iş işten geçti sanılır, özlem yerini yavaş yavaş öfkeye bırakmaya başlasa da ikisi arasında gider gelir insan, en çok da onurunun kırıldığını düşünür.Sonra özlem ve öfkenin üzerine bir küskünlük bulutu gelip çöker. Yağmuru beklemeye başlarsınız, bir yağsa her şey yeniden başlayacaktır, ama yağmaz o yağmur. Bir yıl,beş yıl, on yıl.. Bir de bakarsınız ki beklemek bir din, bir ibadet olmuştur, sanki onunla doğmuş gibisinizdir, adınız kadar size aittir.”
Bazen kimsenin buluşmadığı havalarda, kimsenin buluşmadığı saatlerde sözleşiriz. O saatlerde hayat kendisine gelir gibi olmuştur. Sokaklarda okulu asan gençler, yaşlılar, işsizler ve aşıklar olur. Başlayan bir aşkı görür görmez tanırız gözlerinden, ola ki eğer ben görmemişsem incecik ellerinle koluma dokunup, başınla o yöne doğru işaret edersin, havada gelişigüzel, anlamından öte sadece söylendiği için önemli olan sözcükler uçuşur, avucunu açıp o sözcüklerden bir avuç toplayıp bana uzatırsın, o yazda, Ankara'da anlatamadıklarını başka bir aşkın dilinde anlatırsın.
Seni hayalimde, bildiğim bütün şehirlere götürürdüm. Diyelim ki sen bir öğle vakti, lstanbul'da İtalyan Merdivenleri'nin başında olurdun. "Mesela aylardan Temmuz olurdu" , parlayan güneş betonu kavururdu. Ben merdivenleri sana doğru yavaş yavaş çıkardım. Ben hayatım boyunca senin için o merdivenleri çıkmaya razı sana bakarken, sen saatine bakar,"geç kaldın Ömer" derdin.