Swann, tıpkı dış dünyanın gerçekliği veya ruhun ölümsüzlüğü meselesini kavramak için var gücüyle çabalayıp sonra da yorgun beynini duayla rahatlatan bir insan gibi, gözlerini ovuşturup "Tanrım, sen bilirsin!" diye haykırıyordu.
.. bir konuşmada yer alan hareket, söz ve olay bolluğu içinde, şüphelerimizin gelişigüzel aradığı bir gerçeği gizleyen unsurlar, kaçınılmaz olarak, hiç dikkatimizi çekmeden geçip giderler; bizim üzerinde durduğumuz ayrıntılar ise, aksine ardında hiçbir şey gizlemeyen ayrıntılardır.
Nasıl ki bir âlim sanatsal değerine kayıtsız kalamadığı ışıl ışıl yaldızlı bir kapağın içindeki değerli elyazmasına başvurduğunda, aradığı bilgileri orada bulacağını bilirse, Swann da, gerçeğe uygun biçimde kafasında canlandırabilmek için hayatını feda edeceği bir durumun ayrıntılarını ışık çizgileriyle aydınlanmış bu pencerenin arkasında bulup okuyabileceğini biliyordu.
Kimi özgün yazarların ufacık bir küstahlığı bile şiddetli itirazlarla karşılaşır, çünkü yazar okurun zevkini önceden okşamamış, alışık olduğu beylik düşünceleri sunmamıştır ona;
"Biliyor musun, insanlar ikiye ayrılıyor: Yüce gönüllü olanlar ve olmayanlar; ben artık insanın hangi tarafta yer alacağına, kimi sevip kimi önemsemeyeceğine kesin karar vermesi gereken yaşa geldim; bir yaştan sonra insan sevdiklerine bağlanmalı, diğerleriyle harcanan zamanı telafi etmek için onlardan ölünceye kadar ayrılmamalı bence..."