Hoyrat bir güneş yanığı soluk tenimde, Hürriyet için çarpan kalbim, Portakal ağaçları ile bezeli bir çıkmaz sokak, Ve avuçlarımda tonlarca hüsran. Vefasız bir sevgili gibi, Rüzgarlar da küsmüş bu antik kente, Gölgesi bile insan yakıyor. Şehrin göbeği, bir yabancılar senfonisi, Lisanı başka, çehresi başka insanlar seyrediyor mehtabı, Şelalesi gibi coşkun akan yüreklerde var elbet, Sanırsın deli bir fişek, Adını bile bilmedikleri bir kıyıda söndürürler feneri, Yosunla karışık anason kokar elleri, Güneş doğduğunda tütün kokmaya başlar. Kuşlar ötüşür, günaydınlar yankılanır gündoğarken, Yeni bir hayat başlar gibi görünür fakat, Hep yarım kalmış hikayelerle ünlüdür bu şehir, Kimi vicdanında noksan kalır, Kimi sevdasında , Mevsimsel bir durummuş gibi görenlerde var elbet. Yok efendim yaz aşkı, kış aşkı falan filan. Karadeniz'in Çetin yaşam şartlarına ayak uyduranlar gibi, Alışanlar da var bu güneşli kentin havasına suyuna. Sanki bir ben kalmışım garip, Sanki bir ben yabancı. Bilirim , ruhu Şen şakrak şehirler vardır, Mesela İzmir gibi yahut İstanbul, Gökkuşağı gibi renkli ve hareketli, Sevinçleri kursağında kalmış gülmeyen yüzler, Ve hep dünyevi telaşlar karmaşası,
Her duygu mahcubiyet taşır; ki sadece beden değil, bütün olarak bilinç de dahildir buna.⁶¹ Mahcubiyet, kendini koruma içgüdüsü veya seçilimin getirdiği biyolojik zorunluluklar gibi faydaya dayalı sebeplerle açıklanmak şöyle dursun, nesnesi pek de belli olmayan, ekseriyetle nedensiz bir kaygı olarak tezahür eder; mahcubiyet özü itibariyle "paniktir", yani deneyüstüdür. İster Racine'de olduğu gibi ehlileştirilmiş yabanıllık, ister doğuştan gelen bir ölçülülük olsun, içsel uygarlığımızda bulunan en nazik şeyi temsil eder. Her şeyden önce bir gizeme (bilhassa da duyguların en zengini ve en vakuru olan aşktaki gizeme) gösterilen saygıdır; Ötekinde, öz benliğimizin kendi kendisini tanıdığı o geceye özgü, nüfuz edilmez, gizemli unsura saygı gösterir. Mahcubiyet, budala bir samimiyetle güvenini sarstığımız takdirde sınırlarını ihlal etme tehlikesiyle karşı karşıya kalacağımız, ruhun işleyişine özgü bir tinsel haysiyetin önsezisidir. Bu gizemi, kelimeleri aşıp onları imalı kılan, ifade edilemeyenin hududu olarak betimlemiştik: Bu gizem nasıl ki telaffuz edileni, dile getirilemezin halesiyle çevreliyorsa, kişiyi de baştan aşağı sonsuzlukla kuşatır. Mahcubiyet, bu elle tutulamazın, bu tartıya gelmezin hassas kullanımıdır. Muhabbet beslemenin paradoksal cilvesi olan mahcubiyet, karşısındakini uzaklaştırırken kendine çeker ve beceriksizlik ile zarafetten, cüret ile utangaçlıktan oluşan o parlak albenisini bu tereddüde borçludur; dolayısıyla Leibniz'in deyimiyle motus primo primus (aslî ilk hareket) değil, aksine, doğaya aykırı bir ihtiyat, kendisini kendisinden koruyan bir yüreğin o nefis ölçülülüğüdür. Mahcubiyette, ironide olduğu gibi, bir zaman unsuru vardır. Duygularımız yoğunluklarına göre tertiplendiği ve zımni olanaklarca zengin oldukları için, tüm güçlerini bir hamlede
Alıntı
Her çiçeğin bir mevsimi, her kitabın bir zamanı vardır. Haziranın tadını yeni hikâyelerle çıkarın.
Dünyanın Şalteri ve Ruhun Kandili
"Düşün et ki vakit akşam... Seni esir alan bir kitabın en büyüleyici sayfasındasın yahut bir rüyanın en tatlı yerinde... Ve ansızın zifiri bir karanlık çöküyor; ışık sönüyor, her şey yarım kalıyor. O an çehrene oturan o ani hüsran ve çaresizlik var ya; işte o mahzun ifade, ecel gelip ruhunun kandilini söndürdüğünde aynen tekerrür edecek. Nihai karanlık çökmeden evvel, ömrünü salih amellerle öyle bir donat ki, ahiret yolculuğunda seni cennete ulaştıracak nurların olsun. Dünyanın şalteri ansızın indiğinde ruhun, kendi ışığıyla kendi önünü aydınlatsın"✍️
Duygu ve Düşünce
Yorulduğum zamanlar oluyor içinden çıkmadığımı sandığım anlar elimi nereye atsam sonu hüsran ne yapacağımı bilmiyorum bıktım galiba her şeyden .
1000Kitap
John Cheever
"Ah, neden bu kadar hüsrana uğradım, neden her şey yanımdan geçip gitmiş gibi? Neden her şeyde kül tadı var."
Hüsran
John Cheever
"Eve dönüş özlemi, çoğu zaman bir ülkeye değil, kişinin içindeki bir boşluğa yöneliktir."
Özlem