Hiç o son dediğiniz bir an yaşadınız mı?
Dün akşam motor frenlerim arızalandı tamda ibre 190 ı gösterirken. Allahtan yol düzdü viraj yoktu hayatımın tüm kareleri gözümün önünden geçti "eyvah" öleceğim sanırım demedim de resmen gülümsedim. Sanırım dolu dolu yaşadım ve son an"a ulaştığımı düşündüm. Gariptir bende bir huy vardır ölürken bile fiyakalı gözükmeliyim diye kendimi teselli edip topladım ve motorum yavaşladıkça yukarıda ki yaşamama biraz daha izin verdi sanırım.
Duygu ve Düşünce
Nasibim, kısmetim kim bilmiyorum. Bu Cuma gününün hütmetine bir tek kurban olduğum Allah'ım bilir. Yani kafa yapım artık başka bir şey olmuş. Nasip, kısmet meselesi bende bambaşka bir şey olmuş yani. Hani bilim kurgu filmleri olur ya başka bir boyut açılır insanlar evren değiştirir aynı o hesap. Allah affetsin evlensem karım beni ruh hastası zannedebilir. Dünyaya, dünya malına kendimi bildim bileli bir sempatim, düşkünlüğüm olmadığından, her şeyi irdeleyip işin detayını öğrenmek gibi bir huy bayanlara ters gelebilir. Yani kafa yapısı bakımından bu dünyaya tersim. Allah'a yalvar yakar dua ediyorum kitaptan, araştırmaktan, bir şeyler öğrenmekten zevke geliyorum. Ciddi ciddi bir kitap okumak beni sarhoş ediyor artık. Eskisi gibi okumak değil sarhoş olmak. Bu yüzden de günlük hayatta karşılaştığım insanlar aşırı yavan geliyor. Bir insan niyetin ağır kokusunu alabilir mi? Ben alıyorum vallah. İnsan tertemiz koksun ben niyetinden iğreniyorum.
Etimoloji Defteri
Mücellit Nedir ?
EVLENİYOR MUSUN? Bizim Cerrahpaşa Tıp Fakültesi’nde ağzı biraz bozuk hocamız vardı. Bir gün derste, hiç beklemediğimiz bir yerde sözü evliliğe getirdi ve dedi ki: “Evleneceğiniz kadında üç şeye bakın: bileği, çekmecesi ve annesi.” Gençtik. Önce güldük, sonra şaşırdık. Bilek ne alaka, çekmece ne alaka, anne ne alaka? Meğer adam, bir cümlenin içine bir medeniyetin evlilik terazisini koymuş. Bilek dediği yalnız kemik inceliği değildi. Zarafetti. İnsanın hareketine sinmiş ölçüydü. Bir bardağı tutuşunda, bir çocuğun başını okşayışında, sofraya ekmek koyuşunda belli olan o ince kadınlık hâliydi. Çekmece dediği yalnız eşya düzeni değildi. İç dünyanın aynasıydı. Dağınık bir çekmece bazen dağınık bir ruhun, titiz bir çekmece bazen emanet bilen bir kalbin işaretidir. Çünkü insan evvela küçük şeylerde belli olur. Büyük laflar herkeste vardır; asıl insan, mendilini nereye koyduğunda anlaşılır. Anne dediği de yalnız genetik değildi. Zamanın insanda neyi büyüttüğüne bakmaktı. Güzellik yaşlanınca hırsa mı dönmüş, huya mı? Yüz çizgileri merhametle mi derinleşmiş, öfkeyle mi? Bir kadın annesine benzeyebilir; bazen yüzüyle, bazen sesiyle, bazen de kırıldığı yerde verdiği tepkiyle. Ben de bugün o hocanın sözüne birkaç şey eklemek isterim. Evvela kadına değil, kendine bak. Sen yurt tutacak adam mısın? Yuva kurmakla ev açmayı aynı şey sanmıyor musun? Belâ gelince kapının eşiğinde duracak mısın, yoksa ilk rüzgârda savrulacak mısın? Fakirlik, hastalık, borç, dert, gurbet, kırgınlık geldiğinde o evin direği olabilir misin? Çünkü evlilik yalnız sevda treni değildir. Evlilik biraz da nöbettir. Birbirinin uykusuna, hastalığına, suskunluğuna, yaşlanmasına nöbet tutmaktır. Sonra karşındakine bak. Kavga ve gürültü içinde büyümüş bir kalp mi getiriyor sana? Eğer öyleyse, o evin yankısı
bu aralar ben huy değiştirdim. ağzımı açtım kapayamıyorum buraya yazmaktan.. önceden fazla yazmazdım buraya.. zira buranın amacı bence kitap alıntı paylaşımı yapmak öncelikli olmalı..
Öyle bir dönemdeyiz ki İki yüzlüler sahte gülüşleriyle hayatımızın ortasında. Nankörlük sıradan bir huy, yalan söylemek ise bir refleks olmuş. Yorulduk... Yoruldum... Yorulmadınız mı... İnsanların gözlerinin içine bakarken bile güvenmek imkânsız hale geldi. Sözler başka, niyetler başka. Nankörlük artık bir karakter zafiyeti değil, sıradan bir alışkanlık gibi yaşanıyor. Yapılan iyilikler çabucak unutuluyor, verilen emekler görünmez oluyor. Yalan ise utanılan bir şey olmaktan çıkmış, zor anların savunmasına dönüşmüş. İnsan, en çok da buna yoruluyor aslında. Sürekli tetikte olmaya… Birinin gözlerinin içine bakarken bile “Acaba?” demeye… İçinden geldiği gibi güvenememeye… Samimiyeti tartmak zorunda kalmaya... Bazen ne düşünüyorum biliyor musunuz... Bazen değil artık hep düşünüyorum bunu; Kalbi temiz olan için bu dünya bazen fazla gürültülü, fazla kirli geliyor. Sadece dünya değil insanlar da... Ve sonra kendime dönüyorum. İçimdeki hakikat duygusu; Ben halâ sahiciliği tanıyorum. Bir bakışta içtenliği, bir seste merhameti, bir davranışta karakteri ayırt edebiliyorum. Çünkü samimiyet gürültü yapmaz; bağırmaz, gösteriş yapmaz. Sessizdir ama derindir. Az bulunur ama bulunduğunda insanın içini huzurla doldurur. Bu yüzden belki de kaybetmiş sayılmıyorum. Yalancılardan, samimiyetsizlerden uzaklaştıkça aslında kendime yaklaşıyorum. Nankörlükten uzak durdukça kalbimin kıymetini daha iyi anlıyorum. Herkesi hayatımda tutamamak bir eksiklik değil; kimlerin kalabileceğini öğrenmek bir olgunluk. Gerçek insanlar halâ var. Biliyorum. Abartısız seven, karşılık beklemeden düşünen, arkan dönükken de aynı kalan insanlar…