Elbette herkesin kabul ettiği gerekçeler, ortak doğrular vardır.
Ama herkesin bir de kendi görüşü, düşüncesi, tecrübesi vardır.
İşte bu görüşler, o kişinin ölümüyle yok olup giderler.
Bir insan, dünya güçlerinin vuruşmasından, ölümle kalım arasındaki birçok halkalardan geçmişse, bu kargaşada yüz defa ölebilecekken hâlâ hayatta kalmışsa, çok görmüş, çok öğrenmiş olur.
Neyin iyi, neyin kötü, neyin doğru, neyin yanlış olduğunu anlamış olur.
Çünkü insan kalbinde, başlangıç ile son, hayat ile ölüm arasındaki çelişkiyi uzaklaştıran, yalnız ve yalnız, bilinmeyen, görülmeyen Tanrı idi.
Dualar işte bunun için okunuyordu.
Başka türlü Tanrı’ya sesini duyuramazsın, niçin yaratıp niçin öldürdüğünü soramazsın ki ! Dünya kuruldu kurulalı insanlar böyle yaşıyor, pek razı olmasa da böyle katlanıyor kaderine.
Duaların var oldukları günden beri hiç değişmemesinin, hep aynı sözlerle tekrarlanmasının sebebi de, teselli bulup yatışmaları, boşu boşuna sızlanmamaları içindir.
Dualar, yüzyılların okşayıp patlattığı altın külçeleri gibi, dirilerin ölülerin başında söyledikleri en özlü, en süzme ve son sözlerdir.
Âdet, gelenek böyledir.