İhtiyar adam oğlunu ancak bir kerevetin üstünde horul horul uyuyor buldu. Yeri ve zamanı olmamakla beraber, gözünde gayri ihtiyari bir eski hatıra uyandı.
(...)
Aradan bunca seneler ve bunca vakalar geçmişti. O çocukla bu mevkuf arasında biraz dizlerini bükerek yatmalarından ve uyurken sağ ellerini şakaklarının altına koyarak uzun saçlarının bir tutamının üstünden aşırmalarından başka benzer bir yerleri yoktu.
Ne kitaplarında, ne bahçesinde artık eski renk kalmıştı. "Bahar geldi, kuşlar yine eskisi gibi ağızlarını açıp kapıyorlar; fakat neden acaba sesleri çıkmıyor?" diye şaşan sağır gibi o da: "Benim başıma ne geldiği malûm; fakat kitaplara, çiçeklere ne oldu?" diye düşünüyordu.
Karısının ilk günlerdeki çatkınlığı, titizliği bir türlü geçmiyordu.
Ali Rıza Bey evvelâ uzun müddet onunla dargın durmuş, fakat karısının aldırmadığını görünce yine kendiliğinden barışmıştı.
Bu çirkin kız ne kadar anlarsa o kadar isteyecek, neticede o kadar ıstırap çekecekti. Keşke onu hayatta bir erkek gibi çalışıp çarpışacak dişli, tırnaklı duygusuz ve fikirsiz bir kız olarak yetiştirseydi.
Çocuğu gerçi bugünkü emsalsiz Fikret olmaz, kendisi bugün onu "kızım” diye düşünürken duyduğu saadetten mah-rum kalırdı. Fakat ne ziyanı var. O mesut olurdu ya!