Bilal Ünal’ın kaleminden dökülen "Astan"ı okurken, kendimi sadece Esera’nın gri ve puslu sokaklarında değil, ruhumun en kuytu köşelerinde sarsıcı bir yolculuğa çıkmış buldum. Kimatar’ın o kendine has zaman akışı içinde , Astan’la birlikte şantiyede bulduğu o gizemli, altın yaldızlı akimesin peşinden sürüklenirken , aslında aradığı şeyle bulduğu şeyin farkı beni çok şaşırttı. (Daha fazla bir şey söylersem spoiler olacak.) İşportacı’nın "Akıl ölçer, gönül sezer" sözü rehberliğim olurken , bir yanda toplumsal bir uyanışın ateşli kıvılcımlarına , diğer yanda Astan’ın "aradığı şeye" duyduğu o tarifsiz bağlılık beni derinden sarstı. Bu yabancı "allotopya"da gezinip bu denli tanıdık duygularla yüzleşmek, bittiğinde boğazımda koca bir düğüm ve kalbimde "acaba benim de kaybettiğim bir dünya var mı?" sorusunu bıraktı.