“Bir çok insan anlamsız bir yaşamın peşinden koşar. Önemli olduğunu düşündükleri bir şeyi yaparken dahi yarı uykuda gibi bir halleri vardır. Bu, yanlış şeylerin peşinde olduklarındandır. Yaşama anlam kazandırmanın tek yolu kendini insanları sevmeye, içinde bulunduğun topluma adamak, sana anlam ve hedef veren bir şeye hasretmektir.”
“Toplumumuz insanların kendileriyle mutlu ve barışık yaşamalarına zemin hazırlayan, bu şekilde yaşamalarını öğütleyen bir kültüre sahip değil. Bireyin, ‘Bu kültür bana uymuyorsa, ben de ona uymam’ diyebilecek kadar güçlü olması gerekiyor.”
“Kendine acıma” durumuna bu denli yabancı olması beni müthiş hayrete düşürüyordu. Mori artık dans edemeyen, yüzemeyen, kendi kendine banyo yapamayan ve hatta yürüyemeyen, zil çalınca kendi evinin kapısına gidemeyen, hatta yatakta bir taraftan diğerine yardımsız dönemeyen bir insandı. Nasıl oluyordu da durumunu bu denli rahat kabullenebiliyordu?
“Yüreğini paylaşabileceğin birini bulabildin mi” diye sordu.
“İçinde yaşadığın topluma katkıda bulunuyor musun?
Kendinle barışık mısın?
Olabileceğin kadar insan olmaya çalışıyor musun?”