...
“Genç askerler toprak zemine oturmuş birbirlerinin omuzlarına yaslanarak ölü gibi uykuya dalmışlardı.
İşte o zaman bir ses duyuldu.
Binlerce havai fişek aynı anda ateşlenmiş gibi bir patlama sesi. Uzaklardan gelen çığlıklar. Bir anda nefeslerin kesilişi. Şaşkın ruhların tek seferde bedenlerinden kaçışı.
O zaman sen öldün.
Nerede olduğunu bilmeden sadece öldüğün o anı hissettim.
Işıksız boşlukta yayılarak yukarıya daha da yukarıya yükseldim. Zifiri karanlıktı. Şehrin hiç bir tarafında, hiç bir yerinde, hiç bir evinde ışıklar yanmıyordu. Göz kamaştıran kıvılcımların yayıldığı yer uzakta bir noktaydı sadece. Sürekli fırlatılan ışık mermilerinin yaydığı ışıkları, parıldayarak etrafa saçılan barut fıçılarının kıvılcımlarını gördüm.
O zaman oraya gitmeli miydim acaba? Tüm gücümle oraya uçsaydım seninle, az önce bedeninden çıkarak şaşkına dönen seninle görüşebilir miydim? Oysa gözlerimden hala kan akıyordu, devasa bir buz kütlesi gibi yavaş yavaş üzerime bastıran şafak ışığı altında hiç bir yere hareket edemedim.”