Metin Aslan

Metin Aslan
@iammetinaslan
İstanbul
Bakırköy
4 okur puanı
Ağustos 2019 tarihinde katıldı
6/10
·160 syf.··
2019 3. kitabı
·
22 saatte okudu
·
Okunma: 10 Ağustos 2019 18:29
Depresif ve karanlık temaları severim. “Derinliğin” sanatta yalnızca melankoliyle mümkün olduğunu düşünüyorum. Bu yüzden favori filmlerim, kitaplarım, dinlediğim müzikler, beğendiğim tablolar, birbirine benzerlik gösterir. Hayatım boyunca bu 'derinliğin' arayışında oldum. Camus ile tanışmam Nick Drake'in hayatını araştırmama dayanıyor. Öldüğünde yatağının başucunda bu kitabın yer aldığı söylenir. Kitap oldukça popüler. Daha önceki 'incelemeler'de klasik tanımlamalar ve alıntılar yapıldığı için onları tekrar etmektense kendi düşüncelerimi yazacağım. Öncelikle Camus varoluşculuğun babası değildir. Bildiğiniz gibi bu ünvan Soren Kierkegaard'a aittir. Kierkegaard sıklıkla Platon'dan alıntılar yapar, onu anlamak için Antik Yunan'a ilgi duyuyor olmanız gerekmekte. Platon'un diyaloglarını okumadan Kierkegaard metinlerinden zevk alamazsınız. Camus ise her entelektüelin zorlanmadan anlayabileceği metaforlar ve tanımlamalar kullanıyor kitaplarında. Bu açıdan okuması daha kolay ve anlaşılırdır. Yalnız kitabın Tahsin Yücel çevirisi 'anlaşılmasını' epey bir zorlaştırmış. Ben Albert Camus'yü Soren Kierkegaard'a tercih ederim. Kierkegaard'a göre 'umutsuzluk' ölümcül bir hastalıktır. Umutsuzluğun özünde yaşamın 'hiçbir şey' olmaması yatmakta. Camus ile Kierkegaard birçok noktada 'hemfikirler'. Benim kitapla ilgili en önemli eleştirim kitabın beklediğim kadar “derin” olmadığı yönünde. Albert Camus kısacası şunu savunuyor: Hayat yaşamaya değer midir? İntihar fikri en önemli felsefi sorundur. İnsan(Camus'nün Sisifos benzetmesi buraya gelecek) yaşamanın /saçmalığı/na rağmen yine de yaşamaya devam etmelidir... Kitapla ilgili okumamı en zorlaştıran şey şu oldu. Hemen her sayfada “uyumsuz”un tanımı yapılmakta. Buna benzer bir eforu Max Stirner'da(19. Yüzyıla ait bir filozof, bireyci
Felsefe
Sisifos SöyleniAlbert Camus · Can Yayınları · 201511,3bin okunma
Hangi tür kitapları seviyorsun? 🔎 Polisiye 💕 Romantik 🚀 Bilim Kurgu 🏰 Fantastik 📖 Klasik 🧠 Kişisel Gelişim 🏛️ Tarih 😱 Gerilim
7/10
·168 syf.··
2019 2. kitabı
·
28 saatte okudu
·
Okunma: 09 Ağustos 2019 21:02
Adorno'yu kültür endüstrisi, Frankfurt okulu gibi kavramlar aracılığıyla duydum. Geçtiğimiz yüzyılın en etkili filozoflarından biridir. Walter Benjamin ise şimdilik okuma listemde bulunuyor, nereden başlayacağımı bilmiyordum o yüzden Adorno'nun (sıkı dostu olan) W.B. hakkında yazdığı bu kitabı edindim... Eğer 20. yüzyıl felsefesine ilgi duyuyorsanız bu monografiyi kaçırmamalısınız. Ben sıkı bir caz hayranıyım. Miles Davis'ler ve Thelonious Monk'larla büyüdüm. Adorno, kendisi aynı zamanda bir müzik eleştirmeni olduğu için dönemin 'popüler' akımı caz üzerine söylediği küçümseyici sözleri anlamakta güçlük çekmişimdir. Jean-Paul Sartre, Miles Davis'in “Bitches Brew” albümü için 20. yüzyılı en iyi anlatan sanat eseri olduğunu söylüyor. Filozofların birçok alanda tezat görüşlerinin olması beni düşündürmüyor değil. Adorno denilince akla ilk "kültür endüstrisi" gelir. Bu kavramı duyduğumda "popüler kültür, yabancılaşma, tüketim toplumu, kitle kültürü, yalnızlık" gibi konular kafamda canlanıyor. Simülasyon teorisiyle Matrix filmine ilham kaynağı olan Jean Baudrillard da bu konular üzerine epey kafa yormuş bir filozoftur, Adorno'ya nazaran anlaşılması daha kolay bir dili vardır, eğer bu konulara ilginiz varsa mutlaka okumalısınız. Adorno'ya göre kültür bir "endüstri", insanlar ise kültürün öznesi değil nesnesidir. 1947 yılında “Aydınlanmanın Diyalektiği” adlı kitapta Adorno ve dostu Max Horkheimer kültür endüstrisinin insanları Hollywood filmleriyle, televizyondaki soap operalarla, radyodaki yayınlarla aptallaştırdığını savunmuştur. Kültür endüstrisi gerçekte "kötü" bir yer olan dünyayı(Adorno'nun ve Frankfurt okulunun temelinde dünyanın "kötü" olduğu düşüncesi yatar) toz pembe gösterir. Kültür endüstrisinin sahte 'hazlar'ı insanların gerçek hayattaki durumlarını
Felsefe
Walter Benjamin ÜzerineTheodor W. Adorno · Yapı Kredi Yayınları · 201753 okunma
7/10
·154 syf.··
2019 1. kitabı
·
6 günde okudu
·
Okunma: 08 Ağustos 2019 16:58
Russell ismini ilk kez Taxi Driver filminde duymuştum. Geceleri taksi şoförlüğü yapan Robert De Niro bir arkadaşından tavsiyeler alıyor, kafasının ne kadar karmaşık olduğundan dem vuruyordu. Arkadaşı da “sen genç adamsın senin eğlenmen hayatın tadını çıkarman lazım!” gibi süslü sözler söyledikten sonra ona bön bön bakan De Niro'ya “Bertrand Russell mıyım ki ne bekliyorsun?” gibisinden tepki gösteriyordu. Bu söz çok şey ifade ediyor. Russell'ın el atmadığı, incelemediği konu yoktur. Her şey üzerine mutlaka bir şeyler söylemiştir rahmetli. Geçtiğimiz yıllarda Russell'ın birçok kitabını okuma şansına eriştim, genel düşüncesi dünyanın “küreselleşme” ile, -hani şu sınırların kaldırılması olayı- birlikte refaha kavuşacağı yönündedir. Bu görüşüne katılmamakla birlikte kendisinin olaylara bakış açısını sevdiğimi söyleyeceğim. “Din ile bilim” arasındaki çatışmanın zaferi son birkaç asırdır bilime aittir diyor Russell. Ortaçağ entelektüelleri için kutsal kitap, katolik dinin dogmaları ve antik filozof Aristoteles'in çalışmaları su götürmez bir gerçek olarak kabul ediliyordu. Öncelikle Aristoteles'e ayrı bir paragraf açmak istiyorum. Kendisinin felsefe ve siyaset alanındaki görüşleri günümüzde dahi etkili olan bir düşünürdür. “Politika” kavramı yanlış hatırlamıyorsam ilk onun kitabında geçmektedir. Aristoteles'e göre demokrasinin işi kişileri saymaktır, asıl mesele ise onları “tartmak”olmalı diyor. Felsefe alanında çığır açan görüşlerine nazaran bilimsel çalışmaları orta çağa kadar bilim dünyasını kara bulutlar altına almıştır. Eğer Aristoteles'in bilimsel görüşleri bu denli ciddiye alınmasaydı şuanda Blade Runner filmindeki gibi uçan arabalara biniyor hatta dünyayı 'insan' ırkından daha alt bir tür'e (yapay zekaya)bırakıp yeni kolonilerde yaşamımızı sürdürüyorduk. Galileo,
Felsefe
Din ile BilimBertrand Russell · Yapı Kredi Yayınları · 2016617 okunma