Adorno'yu kültür endüstrisi, Frankfurt okulu gibi kavramlar aracılığıyla duydum. Geçtiğimiz yüzyılın en etkili filozoflarından biridir. Walter Benjamin ise şimdilik okuma listemde bulunuyor, nereden başlayacağımı bilmiyordum o yüzden Adorno'nun (sıkı dostu olan) W.B. hakkında yazdığı bu kitabı edindim... Eğer 20. yüzyıl felsefesine ilgi duyuyorsanız bu monografiyi kaçırmamalısınız.
Ben sıkı bir caz hayranıyım. Miles Davis'ler ve Thelonious Monk'larla büyüdüm. Adorno, kendisi aynı zamanda bir müzik eleştirmeni olduğu için dönemin 'popüler' akımı caz üzerine söylediği küçümseyici sözleri anlamakta güçlük çekmişimdir. Jean-Paul Sartre, Miles Davis'in “Bitches Brew” albümü için 20. yüzyılı en iyi anlatan sanat eseri olduğunu söylüyor. Filozofların birçok alanda tezat görüşlerinin olması beni düşündürmüyor değil.
Adorno denilince akla ilk "kültür endüstrisi" gelir. Bu kavramı duyduğumda "popüler kültür, yabancılaşma, tüketim toplumu, kitle kültürü, yalnızlık" gibi konular kafamda canlanıyor. Simülasyon teorisiyle Matrix filmine ilham kaynağı olan Jean Baudrillard da bu konular üzerine epey kafa yormuş bir filozoftur, Adorno'ya nazaran anlaşılması daha kolay bir dili vardır, eğer bu konulara ilginiz varsa mutlaka okumalısınız.
Adorno'ya göre kültür bir "endüstri", insanlar ise kültürün öznesi değil nesnesidir. 1947 yılında “Aydınlanmanın Diyalektiği” adlı kitapta Adorno ve dostu Max Horkheimer kültür endüstrisinin insanları Hollywood filmleriyle, televizyondaki soap operalarla, radyodaki yayınlarla aptallaştırdığını savunmuştur. Kültür endüstrisi gerçekte "kötü" bir yer olan dünyayı(Adorno'nun ve Frankfurt okulunun temelinde dünyanın "kötü" olduğu düşüncesi yatar) toz pembe gösterir. Kültür endüstrisinin sahte 'hazlar'ı insanların gerçek hayattaki durumlarını