Allah’ın Resulü, bu mânayı süzdüğümüz, fakat mânasını tam süzmeye hiçbir akıl ve hissin varamayacağı ulvi bir ölçüyle Fâtımayı sağlarına, Ali' yi sollarına oturttular, Hasan ve Hüseyn' i de kucaklarına aldıktan sonra, bu mübarek topluluğu, mübarek abalarının içinde kuşattılar, pelerinlediler.
Hiçbir ressam, bu levhanın üstünde bir renk, çizgi ve edâ âlemi hayâl edemez ve fırçasını boyaya dokundurup tek bir nokta bile konduramaz; zira fırça, boya ve hayâl, bu manzaraya dayanamaz.
Allahin Resûlü, yanlarında ve kucaklarında
bulunanları böylece madde ve mâna mantolarının içine aldıktan sonra, mukaddes ellerini Allah’ın hacet kapısına yükselttiler:
«-Yâ Râb! Bunlar benim ehl-i beytim (evimin kadrosu)... Sen bunları, nefslerini lekeleyici fenalıklardan temizle, uzak tut, koru!»
Her müslümanın ciğerine kazıması ve mezarında ciğeri çürüyünce ruhunu teslim edip, Arş’a yükseltmesi gereken bu levha karşısında, Peygamber kucağındaki masumlardan birinin bir gün kesik başını ve susuzluktan çatlamış dudaklarını elindeki değnekle dürtecek ve Allah Resûlünün Halifeliği makamında oturduğunu iddia edecek bir insan, evet, böyle bir insan da gelecektir.
“Hiçbir şey insan kadar yükselemez ve yine hiçbir şey, insan kadar alçalamaz.”