İnsan kendine yakışan duygu ve düşünceler ile donanması, hemcinsine layık olan muameleyi göstermesi, açıkçası insanlık şuuru ile yaşıyor olması kendi hamuruna yüz çevirmemesi ile mümkündür. Kişi bu vesile sayesinde kendinden âleme açılabilir, bir zerrede kâinatı temaşa edebilir.
Tabiat tabii olmaktan çıkarılınca, insanlar da onu takip ediyor.
Şiirini kaybediyor hayat; yani manasını, derinliğini, metafizik mahiyetini. Bir oyun ve eğlenceden ibaret kalıyor.
Biz bunları konuşaduralım, şehirde her nasılsa kalmış birkaç leylek toparlanıp göç etti. Sahi son yıllarda hiç leylek görenimiz oldu mu?
Tasavvuf kültüründe rehin alınmış vakitlerden söz edilir. Vakt-i merhûn. Kaderde yazılmış her bir işin belirlenmiş bir vakti vardır, o vakit gelinceye kadar yaşanan süreç, murad edilen maksada erişebilmek için gereken olgunlaşma sürecidir. İnsan ancak süreçten sorumludur, sonuçlara ise mukadderat ve nasip dairesinde ulaşılabilir. Çiçeklerin açması için baharın beklenmesi gerektiği gibi bazı işler için de en uygun vakit beklenir. Vakti gelmeden dalından koparılan meyve ne kadar çiğ ve acı olacaksa, bazı işler için de çok aceleci olmak, şartlar olgunlaşmadan güzel sonuçlar almaya zorlamak da krizlere ve büyük sorunlara yol açabilir. "Her dua nasibine, her nasip vaktine esirdir." hikmeti gereğince niyazlarımızda ve dua dilekçelerimizde talep ettiğimiz bazı güzelliklere ulaşmak için de gereken fiili çabayı gösterdikten sonra vakt-i merhûnu beklemek, yani Cenab-ı Hakk'ın bizim için murad ettiği en uygun ve en hayırlı zaman gelinceye kadar sabretmek gerekebilir.
Bazı nimet ve ikramlara mazhar olmak için de liyakat şartının sağlanması ve o nimete layık hale gelinmesi de aynı hikmetle değerlendirilir.
Liyakat olmadan nimet olmaz, nimetler de layık olmayanların elinde olursa heba olur gider.