Kino, “Ben bir erkeğim,” demişti; Juana için bu söz çok şey ifade ediyordu. Bu, Kino’nun gücünü dağlara vuracağı, varını yoğunu azgın denizlere savuracağı anlamına geliyordu. Fakat Juana, kadın ruhunun derin sezgisiyle biliyordu ki adam kendini parçalasa da dağ yerinden oynamayacaktı; adam denizin koynunda boğulup giderken, deniz aynı hışımla kabarmayı sürdürecekti.
Görünmez ayın karanlığı. Geceler artık sadece birazcık daha az siyahtı. Gündüzleri, sürgün edilmiş güneş yeryüzünün etrafında elinde lambasıyla yaslı bir anne gibi dönüp duruyordu.
O çok eski zamanlarda, bu yerin çok yakınlarında bir yerde, bir doğanın dağın uzun mavi duvarı boyunca süzülüşünü ve bir turna sürüsünün tam ortasındakinin göğüs kemiğini parçalayışını izlemişti; doğan, o hantal ve paramparça olmuş avını, gevşek ve darmadağın tüylerini durgun sonbahar havasında peşinden sürükleyerek aşağıdaki nehre indirmişti.
Ormandaki su damlalarını dinleyerek yattı. Hayatın en yalın hali, bu işte. Soğuk ve sessizlik. Son demlerini yaşayan dünyanın külleri; uçsuz bucaksız, geçici rüzgarlarla boşlukta bir o yana bir bu yana savruluyor. İleri taşınıyor, dağılıyor ve tekrar taşınıyor. Her şey dayanaklarından kopmuş. Küllü havada desteksiz kalmış. Titrek ve kısa bir nefesle ayakta duruyor. Keşke kalbim taştan olsaydı.