Hayatın sade mutlulukları işte bunlar, sade ve süsü kendi üzerinde ki güzellikleri...
Bir güvercini düşün mesela...
O beyazlığın, o latifenin üzerine bir de boynuna boncuk takmaya gerek var mı, gerek var mı rengârenk tavus kuşunun alnını kınalamaya?
Zaten güzel, bak ve sadeliğini sev. Bu sadeliğe alışınca gözlerimize daha fazlası zaten gereksiz gelecek...
İlla tumturaklı, şatafatlı, heybetli mutluluklar mı lazım?
''' Şunlar olmaz mı? '''
Kırmızı ışığa denk gelmeden işe geldim diye o günü şanslı gün ilan etsen.
Otoparkta park yeri buldum diye sevinsen.
Çay bardağının içine iki tane çay kaşığı koymuşlar diye, uOoo şanslı günümdeyim!” desen.
Elinde poşetlerle kapıyı açmak için uzanmışken, biri kapıyı arkadan senin için açsa örneğin.
İçi tıka basa dolu çantandan telefonunu bir seferde bulsan.
Tam başım gökyüzüne kaldırdığında, bir kuş sürüsü geçip gitse gözlerinin önünden.
Ağaçtan bir yaprak rüzgârın etkisiyle süzüle süzüle inse yere, durup izlesen, olmaz mı?
Bir sıcak ekmeğin kıyısını koparıp atsan ağzına yolda, yetmez mi?
Bir kitabının içinden eski bir fotoğrafın çıksa mesela, nerede çekildiğini bildiğin ama orada olduğunu yıllardır unuttuğun...
Peki, ne oldu da “dört duvara” dönüştü bu evler? Sığındığımız, sarıldığımız evler ne oldu da kaçtığımız, içine girmek istemediğimiz mekânlara dönüştü? Kim yaptı bunu?
Söylemek ağır ama cevabı şu: Biz...