Yaşamın sonu hiçbir zaman bana ırak gözükmedi. Her yüzde, her solukta, her büyüyende, her yaşlananda, her sarılmada, her sabahta gördüm yaşamın sonunu.
Bu yaşam, beni ancak içimde esen rüzgarları, içimde seven sevgileri, içimde ölen ölümü, içimden taşmak isteyen yaşamı, sözcüklere dönüştürebildiğim zaman ve sözcükler, o rüzgara, o ölüme, o sevgiye yaklaşabildiği zaman dolduruyor.
Başka hiçbir şey.
Kendi alevleriyle kavrulmuş, her türlü bireysel varoluştan yoksun kalmış, bir kül yığınına dönüşmüş insan hala yaşadığını duyumsayabilir mi? Küllerimin yeryüzünün dört bir yanına saçıldığını, rüzgârla çılgınca savrulduğunu, bu dünyaya ebedi bir uyarı gibi boşluğa serpildiğimi düşündükçe, sonsuz bir ironinin deli şehveti kaplıyor içimi.
Gözyaşlarımı yapayalnızken deniz kıyısındaki kumlara gömsem daha iyi olmaz mı? Ama ben asla ağlamadım, çünkü gözyaşları düşüncelere dönüştü, gözyaşları kadar acı düşüncelere.
Neden bu dünyada bir şeyler yapmak gerektiğini, neden arkadaşlarımızın, özlemlerimizin, umutlarımızın, düşlerimizin olması gerektiğini hiç bilmiyorum. Dünyadan uzağa, gürültüsünü patırtısını, karmaşıklığını yaratan her şeyden uzaklara çekilmek bin kat daha iyi olmaz mıydı? O zaman kültürden de, hırslarımızdan da vazgeçerdik, karşılığında hiçbir şey elde etmeden her şeyi yitirirdik.