• Merhaba bloğumun güzel insanları!
    Bilmiyorum biliyor musunuz ama Tunç İlkman yanlış hatırlamıyorsam birisi ile ortak olarak yeni bir yayınevi çıkardı. Bu yayınevinin ilk kitabı da Tunç İlkman'ın kendi kitabı oldu. Kitabın tanıtımı yapıldığı zaman karşımda çok farklı bir kitap gördüm. Daha önce yazarın Parla kitabını okumuş ve sevmiştim. Bu yeni çıkan kitap ise kapak olsun tanıtım bülteni olsun her halinden ben farklıyım diye bağırıyordu.
    Kitabı henüz ben okumadan önce tabi ki başka okuyan insanlar oldu aramızda. Onların yorumlarını okudum. Kitapta çok fazla eğlendiğini söyleyenler oldu. Hatta yakın arkadaşım bu kitabı okuyup beğenmediğini söylediğinde "Farklı bir tarz olduğu için garipsemiş olabilirsin belki, seven insanlar çok fazla" dedim. Sonra kendim okudum. Üzgünüm ki ben de arkadaşım ile aynı fikirdeyim.
    Kitap mizah türünde olduğunu iddia ediyor. (İddia diyorum çünkü arka kapağın altında o şekilde not düşmüşler.) ancak ben kitap boyunca bırakın gülmeyi ufak bir tebessüm bile etmedim. Konusu bana çok basit geldi. Karakteri sevmedim. Bilmiyorum belki bu karaktere uygun olsun diye tercih edildi bu dil ama ben kitabın dilini de sevmedim. Çok basit geldi bana. Sanki kitap okumuyorum da sokakta denk geldiğim biri ile sohbet ediyorum gibi. Bu basitlik hoşuma gitmedi. Her kitap ağır bir dile sahip olmak zorunda değil tabi ki, sokak ağzını okuduğumuz birçok kitap var ancak ben bu kitaptan zevk de almadım. Biçem'i güzel olmayıp okurken keyfi veren kitaplar vardır, onlardan da değildi benim için.
    Daha önce Tunç İlkman okuduğum için yakıştıramadım bu kitabı pek. Daha üst seviyede bir mizah beklemiştim. Bilemiyorum, kitabı neresinden tutarsan tutayım sevemedim. Bana pek hitap etmedi.
    Özellikle önermem ama çok merak edip kesin okuyacağım diyen varsa da engel olmam. 🤷‍️ Kitapla kalın.
  • Alfred Adler insan davranışını yönlendiren en temel güdünün Freud’un iddia ettiği gibi cinsel dürtüler değil, güç, kontrol ve egemenlik istenci olduğunu savunmuştur. Adler’i Adler yapan ve dahası onu diğer psikoanalistlerden ayıran en bilindik argümanı budur.

    Rüyalar konusunda da önemli çalışmalara imza atmış olan Adler, yükselme-alçalma metaforlarına konu olan rüyaların güç ve kontrol konularına işaret edebileceğini savunmuştur.

    Kitap, Adler'in insan doğasına bakışının en net ve en yalın yanıtlarını barındırması açısından oldukça cazip. Ortaya attığı birçok iddiayı gerçek hayattan örneklerle desteklemesi, sade ve anlaşılır dili psikolojiye ilgi duyanlar açısından kitabı elzem kılan ayrıntılardan...
  • ...seyyahlar, keşişler ve din adamları Moğolların hakimiyeti altında bulunan Avrasya dünyasında dolaşıyordu. Batılı seyyahların en ünlüsü, 1271'de Venedik'ten yola çıktığını iddia eden ve eskiden beri varolan ticaret yolları boyunca Mezopotamya, İran ve Orta Asya'dan seyahat ederek 1275'te Çin'e ulaşan Marco Polo'ydu. Hint Okyanusu boyunca uzanan ticaret yolları Sumatra, Sri Lanka ve Hindistan üzerinden yurduna dönerek 1295'te tekrar Venedik'e dönmeden önce, orada 17 yıl kalmıştı.....Avrasya'daki tüm seyyahların belki de en önemlisi, geniş bir alana yayılmış İslam dünyası içindeki kültürel ve ekonomik bağlantılardan yararlanabilen tarihçi İbn Battuta'ydı. Mekke'ye hacca gitmek için 1325'te Tanca(Fas)'dan yola çıktı. Mekke'den Mezopotamya'ya geçti ve deniz yoluyla Körfez aşağı gidip Hindistan'a, Sri Lanka'ya ve Çin'e ulaştı. Denizyoluyla Hindistan üzerinden Körfez'e ve karayoluyla Suriye ile Mısır üzerinden geri dönmeden önce o da Marco Polo gibi Çin'de birçok yıl kalmıştı. 1349'ta Fas'a ulaştı.Ertesi yıl Granada'daki İslam devletini ziyaret ettikten sonra, Sahra'yı geçmek üzere 1351'de yola çıktı ve Mali İslam krallığında 2 yıl geçirdi. Bir çeyrek yüzyıl süren seyahatleri esnasında 117.000 km yol kat etmiş ve günümüzün 44 ülkesine karşılık gelecek kadar yeri ziyaret etmişti.
    Clive Ponting
    Sayfa 410 - Alfa Tarih
  • On kötü haslet yüzünden kalpleriniz ölmüş. “Allah, kalpleri ölmüş olanların duasını kabul etmez” bu on kötü haslet şunlardır:





    1. Allah’ı tanıdığınızı iddia ediyor; fakat ona olan borcunuzu vermiyorsunuz. Bu borcu, fakir ve muhtaçlara ihsanda bulunarak ödeyin.
    2. Kur’an-ı Kerim’i okuyorsunuz fakat hüküm ve kurallarından haberiniz yok. Okuduklarınızı uygulayın.



    3. Şeytanın düşmanınız olduğunu iddia ediyor; fakat ona itaat ediyorsunuz. Onun tekliflerini geri çevirin.



    4. Kendinizi Ümmeti Muhammed’den sayıyor; fakat sünneti seniyeyi uygulamaya çalışmıyorsunuz.



    5. Cennete girmek istediğinizi söylüyor; fakat ona girmek için gerekli amellerin hiçbirini işlemiyorsunuz.



    6. Ateşten mahfuz olmak istiyor; fakat günahlarınızı ve kötü amellerinizle kendinizi mütemadiyen ona sürüklüyorsunuz.



    7. Ölümün herkese geldiğini biliyor; fakat ona hiçbir hazırlıkta bulunmuyorsunuz.



    8. Bütün din kardeşlerinizin kusurlarını görüyor; fakat kendi kusurlarınızı görmüyorsunuz.



    9. Allah’tan gelen bütün nimetleri şükretmeden yiyor ve kullanıyor; fakat ona olan minnettarlığınızı size verdiği nimetlerden muhtaçlara tasadduk ederek göstermiyorsunuz.



    10. Ölülerinizi, aynı sonun sizin de başınıza geleceğini bile bile, ibret almadan gömüyorsunuz.”
  • Bu kitap, Atatürk'ün hayatını "değiştirmeye" yeter bir kitap olamaz. Kitabı kendince bu nitelikte bulan Ahmet Almaz, ilgi çekmek için bu abartılı söze başvurmuş olmalı.

    Önsözde de "Filibeli Ahmed Hilmi, bu kitabı Tanrının varlığını kanıtlamak için yazdı" diyor. İki defa okudum ve bunun doğru olmadığını anladım. Filibeli'nin bu kitapta yaptığı şey, ince bir fikri hem doğu hem de batı filozoflarının düşüncelerine dayanarak söylemek olmuş: Tanrı, en fazla BİLİNEMEZLİK noktasına indirilebilir; inkar seviyesine indirilemez.

    Tanrı ve ruh konusunda kendince kuramlar yapıp haddini çokça aşmış biri vardır: İngiliz BERKELEY. Bu adam madde ve objektif varlığı tümden yok sayıp, sadece soyut alanın "var" olduğunu; insan zihni dışında madde ve evrenin olmadığını iddia etmiştir.

    Nazım Hikmet, 835 Satır kitabında Berkeley'e yanıt olarak ağır bir dilde şiir yazdı ve onun bu dingüder kuramını yerden yere vurdu:
    ,
    "...dışımızda bize bağlanmadan var olan

    varlığı inkar ediyorsun!

    şu mavi denizde yüzen beyaz yelkenli gemi

    kendi kendinden aldığın fikirledir, öyle mi?

    madem kendi fikrindir yüzen gemi

    madem kendi fikrindir umman

    ne zaman var ne mekan!

    ne senin haricinde bir vücut

    ne senden evvel kimse mevcut

    ne senden sonra kainat baki...
    ,
    bir sen bir de allah hakiki..." demiştir.

    Ben teolojik anlamda Newton'a katılıyorum. Diyor ki, "Ey insan! Bir matematikçi olduğunda ne kadar yüce ve güçlüsün. Bir ilahiyatçı olmaya kalkıştığında ise ne kadar küçük ve zayıf olduğunu anlıyorsun!"

    Soyut / Subjektif alanda BİLMEK ve İSPAT etmek gibi sözler hiçbir anlam ifade etmiyor. Bu kitaptan bence Atatürk'ün çıkardığı tek anlam "Hayatta en hakiki mürşit ilimdir" olmuştur...
  • Ecce Homo dediler hz İsa’ya aksini iddia etmemiştiki
  • Günümüz dincileri(dindar demiyorum sebebi dindar okur araştırır uygular dinci bir tuccar gibi dini işine geldiği gibi kullanır), İmamı Âzam’a yapılan kötülükleri inkâr edemedikleri için onları, anlam kaydırmalarıyla saptırırlar. Şöyle derler: “Evet, İmamı Âzam’a çok çile çektirildi, ama bunu o günün yönetimi yaptı; din zümresinin, ulemanın bunda hiçbir günahı yoktur.”

     

    Bu söylem, tam bir yalan, tam bir saptırmadır. Günümüz dincileri, bu saptırmayla, bir yandan zihniyet ataları olan eski dincileri aklamak, bir yandan da benzeri birçok suçun faili olan kendilerini temize çıkarmak kurnazlığını göstermektedirler.

     

    Gerçek onların iddia ettiği gibi değildir. İmamı Âzam’ın maruz kaldığı kötülüklerin tümünün arkasında, bugünkü dincilerin ‘ulema’ yaftasıyla aklamaya çalıştıkları eski saltanat dincileri vardır. Tarihçi Ebu Nuaym el-Isfahanî (ölm. 430/1038), Hilyetü’l-Evliya adlı ünlü eserinde bize bildiriyor ki, saltanat dincileri içinde, İmamı Âzam’ın ölüm haberi üzerine verdikleri demeçlerde şunu söyleme hayasızlığını gösterenler bile vardı:

    Ebu Hanife’nin vücuduyla toprağın altını kirleten Allah’ı tespih ederiz.”

     

    Dincilik şerirlerinin kin ve öfkeleri işte böylesine insanlık dışıdır.

     

    O devrin yöneticileri bu ‘ulema’ yaftalı sarıklı zalimlerin sadece âleti olmuşlardır. Yönetimin başındaki zalimler, ulema ve din zümresi fetva verip yolu açmadan, değil İmamı Âzam’ın, herhangi bir semt imamının bile kılına dokunamazlardı.

     

    Tartışmasız gerçek şudur:

     

    İmamı Âzam, yaşadıkları devrin ‘ulema’ unvanlı saltanat dincileri tarafından, hem de en yakın meslektaşları olan ‘ulema’ (örneğin, ünlü İbn Ebî Leyla) tarafından itham edilerek hedef gösterilmiş ve yönetimin başındakilerle kurulan işbirlikleriyle ezilmiştir.

     

    Dinciliğin en ağır zulmüne uğrayıp sonra da dinciler tarafından putlaştırılan aydınların en tipik örneklerinden biri İmamı Âzam’dır.

     

    İslam dünyasının en büyük mezhebinin kurucusu olan, bugünkü Türkiye’de de ‘dokunulmaz, tartışılmaz’ kabul edilen İmamı Âzam (ölm. 150/767), yaşadığı günlerde, ‘dindışılık’, ‘dini tahrip etmek’, ‘peygamberin sözlerine ve sünnetine kafa tutmak’, ‘Mürcie, Cehmiyye gibi sapık mezhep mensup olmak’la  suçlanmış, sonunda da ‘kâfir’ ilan edilmiştir.

     

    İmamı Âzam’a yapılan zulmün ibret verici yanlarından biri de şudur: İmamı Âzam’ın, kendisinden 150 yıl sonra yaşamış meslektaşlarından biri, hadisçi İbn Hibbân (ölm.354/965), ‘Kitabu’l-Mecrûhînadlı eserinde, İmamı Âzam’ı ‘itikadı bozuk’ yani ‘kâfir’ ilan ederken, iddialarını, İmamı Âzam hakkında görülen bazı rüyalara dayandırmaktadır.