Benim için harika bir kitaptı
Puan vermedi·624 syf.·
2026 5. kitabı
Bazı kitaplar vardır, okurken güzel vakit geçirirsiniz; bazı kitaplar vardır, bitirdikten sonra uzun süre aklınızdan çıkmaz. Kelebek benim için ikinci gruba giren kitaplardan biri oldu. Aslında bu kitabın adıyla yıllar önce karşılaşmıştım. Kurtlar Vadisi’nde, daha sonra da Ezel’de duyduğumda merak etmiştim ama bir türlü okumak nasip olmamıştı. Sonunda elime aldığımda ise karşıma sadece bir kaçış hikâyesi değil, insan iradesinin sınırlarını anlatan bir eser çıktı. Henri Charrière, yani Kelebek, işlemediğini iddia ettiği bir cinayet nedeniyle kürek cezasına mahkûm ediliyor ve hayatının büyük bölümünü özgürlüğünü geri almak için mücadele ederek geçiriyor. Fakat kitabı etkileyici yapan şey, kaçış planlarının ayrıntıları ya da yaşanan maceralar değil. Beni en çok etkileyen tarafı, defalarca başarısız olmasına rağmen bir an olsun teslim olmamasıydı. İnsan bazen günlük hayatta çok daha küçük sorunlar karşısında bile umudunu kaybedebiliyor. Kelebek ise yıllarca süren yalnızlığa, açlığa, cezaya ve umutsuzluğa rağmen özgürlüğe olan inancını kaybetmiyor. Bu yönüyle kitap bana bir macera romanından çok bir karakter dersi gibi geldi.  Kitabı okurken sık sık şunu düşündüm: Acaba özgürlük nedir? Dışarıda olmak mı, yoksa insanın içindeki umudu koruyabilmesi mi? Çünkü Kelebek’in bedeni yıllarca duvarların arasında kalıyor ama zihni hiçbir zaman teslim olmuyor. Belki de onu diğer karakterlerden ayıran şey tam olarak buydu. Anlatım dili de kitabın en güçlü yanlarından biri. Sayfalar ilerledikçe olayları okumaktan çok yaşıyormuş gibi hissediyorsunuz. Tropik adaların sıcağını, hücrenin karanlığını, denizin ortasındaki belirsizliği ve kaçışların gerilimini hissedebiliyorsunuz. Kitap yaklaşık beş yüz sayfa olmasına rağmen bir an bile beni sıkmadı. Bir başka dikkatimi çeken nokta ise
1000Kitap
KelebekHenri Charrière · E Yayınları · 19706,5bin okunma
Puan vermedi·270 syf.··
2026 11. kitabı
·
8 günde okudu
·
Okunma: 13 Haziran 2026 17:28
Zamanda Asılı Kalan Çocukluk: Alex Schulman’ın "17 Haziran" Romanı Üzerine Kişisel Bir Değerlendirme Alex Schulman’ın 17 Haziran romanı, ilk sayfalarından itibaren okuyucuyu içine çeken, gizemini ve temposunu belli bir noktaya kadar çok yüksek tutan, 270 sayfalık son derece akıcı bir eser. Kitabı elime aldığım ilk anlarda, daha 40-45. sayfalardayken bile hissettiğim o saf heyecan ve hayranlıkla, vaktim olsa iki günde bitirebileceğimi düşünerek çevremdeki herkese bu kitabı büyük bir coşkuyla tavsiye etmeye başlamıştım. Bir öğretmenin, çocukluğunun geçtiği eski evinin numarasını şans eseri bulup araması ve hattın ucundaki çocuk benliğiyle konuşmaya başlaması, edebiyatta eşine az rastlanır türden, çok farklı ve sarsıcı bir merak unsuru sundu bana. Yetişkin bir adamın, küçük çocuğun ne zaman üzüleceğini, ne zaman ağlayacağını saati saatine bilip, sırf onun o derin hayal kırıklığını ve acısını bir nebze olsun dindirebilmek için zamandan önce davranıp onu araması, kitabın beni en çok sarsan ve içimi acıtan yönlerinden biriydi. Ortak Hafızanın Nesnesi ve Çözülemeyen Kopukluk Romanın felsefesini sırtlayan en güçlü sembollerden biri, şüphesiz ki müzede sergilenen o eski telefon ve kahramanın onu alıp ablasına göndermesidir. Bu telefon, aslında ortak bir çocukluk hafızasının, paylaşılan acıların ve belki de en çok ablasının içini kemiren o gizli suçluluk duygusunun somut bir nesneye dönüşmüş halidir. Çağdaş dünyada ablası onun normal mesajlarına veya aramalarına muhtemelen yanıt vermeyecekti; aralarında yetişkinliğin getirdiği soğuk duvarlar vardı. Ancak o geçmişe ait nesne, donmuş bir ilişkiyi çözebilen tek anahtar oluyor ve geçmişle yeniden bağlantı kurmalarını sağlıyor. Fakat tüm bu bağ kurma çabasına rağmen, kitabı okurken temeline bir türlü inemediğim, zihnimde çözümsüz
17 HaziranAlex Schulman · Timaş Yayınları · 2026809 okunma
Ne Kadar Kitap Kurdusun?
0-30p: Kontrollü okuyucu 📖 40-70p: Hafif bağımlı 👀 80p+: Geçmiş olsun, kitaplar seni ele geçirmiş 😅
Dokuzuncu Hariciye Koğuşu
Puan vermedi·109 syf.··
2026 7. kitabı
·
23 saatte okudu
·
Okunma: 13 Haziran 2026 18:37
Dokuzuncu Hariciye Koğuşu içinde otobiyografik izler barındıran, eklem rahatsızlığı olan bir gencin çektiği sıkıntıları, ilk aşkını, ruh dünyasını okuyucuyu dumura uğratarak anlatan bir eser. Kitap boyunca Peyami Safa'nın kalemine adeta hayran kaldım desem yeridir. Psikolojik tahliller ve insanın içine dokunan cümleleriyle popülerliğini kesinlikle hak eden bir başyapıt. Ana karakterin isminin olmaması hikayeyi esrarengiz kılmakla beraber çektiği sıkıntıları bize bu kadar iyi yansıtması açısından da hayran bırakıyor. Bazı cümleleri okurken sanki benim de bacağıma o ağrılar giriyor, karakterimizle beraber açı çekiyordum. Her cümlesini alıntılamamak için kendimi zor tuttum desem yeridir. Kitaplığımın nadide köşesinde yerini aldı bile. Keyifli okumalar dilerim. "Büyük bir hastalık geçirmeyenler, her şeyi anladıklarını iddia edemezler."
Dokuzuncu Hariciye KoğuşuPeyami Safa · Ötüken Neşriyat · 2022120,9bin okunma
Bir Gönüle Aşk Girince
Puan vermedi·272 syf.·
2026 23. kitabı
Son zamanlarda okuduğum kitapların içinde aşkı görüyorum. Bu ay içerisinde okuduğum kitaplardan biri de Mesihpaşa İmamı adlı eserdi. Son derece inançlı, disiplinli, işlerine haram bulaştırmayan bir imamın gönlüne aşk düşünce neler oldu, neler... Okurken hem ufak ufak tebessüm etmiş hem de şaşırmıştım. Şimdi ise İstanbul Galata'sının en meşhur orospusu Fosforlu Cevriye'nin gönlüne aşk düşünce ne oldu? Bir türkü geçiyor aklımdan Sevcan Orhan’nın TRT kaydındaki performansı harikadır: Bir gönüle aşk girince, hey can Ateşte yanmışa benzer, hey can Bir de hasretlik olunca Aşk umut etmektir. Aşk dönüşüm demektir. Aşk için ölmek varken de aşkın için yaşamaktır. Aşk her şeydir... Nazım Hikmet Ran 'in 1920 yılında yazdığı Gölgesi adlı şiiri Suat Derviş'e yazdığı iddia edilir; hatta ona platonik bir aşk beslediği de söylenir. "Ağlasa da gizliyor gözlerinin yaşını; Bir kere eğemedim bu kadının başını." Suat Derviş ise sol görüşlü, feminist bir yazardır. Dikkat edin; o dönemde bu iki kelimenin yan yana gelmesi büyük bir cesarettir. Hele ki bir kadınsanız... Toplumcu gerçekçi eserler kaleme alan hemen hemen her yazar soruşturmalardan geçmiş, tutuklanmış, dışlanmış ve sürgünü andıran bir hayat yaşamıştır. Fosforlu Cevriye ilk bakışta bir aşk romanı gibi görünse de aslında bundan çok daha fazlasıdır. Roman, İstanbul'un arka sokaklarını, yoksulluğunu, dışlanmış insanlarını ve toplumun görmek istemediği yüzünü anlatır. Suat Derviş'in başarısı da burada ortaya çıkar. O, okuyucusunu sadece bir aşk hikayesine değil, aynı zamanda dönemin sosyal gerçeklerine de tanık eder. Fosforlu Cevriye, toplumun "düşmüş kadın" olarak damgaladığı bir karakterdir. Fakat roman ilerledikçe onun yalnızca bu sıfatla açıklanamayacağını görürüz. O, seven, özleyen, fedakarlık yapan, umut eden ve hayal kuran bir
Aşk
Fosforlu CevriyeSuat Derviş · İthaki Yayınları · 20212,640 okunma
Biraz da tarih incelemeleri :)
Puan vermedi
Menderes'in Dış Politikası Batı'nın Güdümündeki Türkiye Hüner Tuncer Doç. Dr. Hüner Tuncer’in titiz bir arşiv çalışması ve diplomatik birikimiyle kaleme aldığı Menderes’in Dış Politikası eseri, Türk dış politikası tarihinin en radikal dönüşüm süreçlerinden birini uluslararası ilişkiler disiplininin temel yapı taşları üzerinden analiz eden sarsıcı bir kitaptır, Tuncer, Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluş felsefesini oluşturan ve geleneksel dış politikayı biçimlendiren Atatürkçü ilkeler ile 1950-1960 yılları arasında Demokrat Parti (DP) iktidarı tarafından hayata geçirilen pratikler arasındaki derin kırılmayı mercek altına almaktadır. Kitap, temelde realist bir uluslararası politika perspektifiyle yazılmış olup, bir devletin kendi ulusal gücüne dayanmaksızın, salt bir süper gücün koruyuculuğuna ve dış yardımlara yaslanarak tam bağımsızlığını sürdüremeyeceği tezini savunmaktadır. Tuncer, yapısal analize geçmeden önce, Atatürk dönemi dış politikasının "gerçekçilik", "tam bağımsızlık", büyük güçler arasında denge kurma ve ideolojik dogmalardan uzak durma gibi temel prensiplerini anımsatarak, Menderes dönemindeki "sapmanın" teorik ve pratik boyutlarını daha görünür kılmaktadır. Uluslararası sistemin İkinci Dünya Savaşı sonrasında çok kutupluluktan iki kutupluluğa evrilmesi ve Soğuk Savaş’ın tırmanması, Türkiye’nin jeopolitik konumunu kırılgan bir zemine taşımıştır. Eserde, bu dönemin en kritik eşiklerinden biri olan İkinci Dünya Savaşı ertesindeki Türk-Sovyet ilişkileri ve SSCB’nin Boğazlar ile Doğu Anadolu üzerindeki haksız talepleri teferruatlı bir biçimde incelenmektedir. Yazar, bu noktada önemli bir tarihsel ayrım yapmakta; İsmet İnönü dönemindeki Batı’ya yakınlaşma hamlelerinin savaş sonrası koşulların ve Sovyet tehdidinin dayattığı istisnai, konjonktürel bir zorunluluk olduğunu belirtirken, DP iktidarının bu çizgiyi
Menderes'in Dış Politikası Batı'nın Güdümündeki TürkiyeHüner Tuncer · Kaynak Yayınları · 20133 okunma
9/10
·296 syf.··
2026 39. kitabı
Yazarın farklı bir hikayesi var ve yaratıcıyla iç sesiyle, belki durugörü veya duruişiti ile, konuştuğunu iddia ediyor ve bizimle paylaşıyor, hepimiz yaratıcıyı farklı yorumluyoruz tanıyoruz veya biliyoruz, yazarın yorumunu sevdim ve kendime yakın buldum
Tanrı İle Sohbet / Gerçek ve Son BuluşmaNeale Donald Walsch · Aya Yayıncılık · 202067 okunma