okurken yüzünüze bir tokat gibi inen kitaplardan biri...Gözümü kırpmadan okudum ama içimde sanki sürekli biri beni dürttü. Çünkü bu kitap yalnızca bir yazarın başarıya giden yoldaki karanlıklarını anlatmıyor; aynı zamanda edebiyat dünyasının, kimlik, ırk, temsil ve ikiyüzlülükle ne kadar kirli sularda yüzdüğünü de gösteriyor.
Baş karakterimiz June Hayward, pek de tanınmayan, sıradan beyaz bir yazar. Bir gün, edebiyat dünyasında çok ses getiren, Asyalı-Amerikalı yazar arkadaşı Athena Liu’nun trajik ölümüne tanıklık ediyor ve onun henüz yayımlanmamış el yazmasını "çaktırmadan" sahipleniyor. Ve sonra işler… hızla kararıyor. June, Athena'nın eserini kendi adıyla yayınlıyor. Kitap başarıdan başarıya koşarken, June’un vicdanı ve kimliği yavaşça çözülmeye başlıyor.
Ama bu sadece bir edebi hırsızlık hikâyesi değil. Sarı Yüz, bir yazarın “başarı”ya ulaşmak için neyi, kimi feda edebileceğini sorgularken; sistemin neden bazı sesleri öne çıkardığını, bazılarını ise görünmez kıldığını da çok güçlü bir dille sorguluyor.
R.F. Kuang, kalemini adeta bir neşter gibi kullanıyor. Mizahi ama aynı zamanda rahatsız edici. Gerçek ama o kadar da kurgu. Ve insan kendini şu sorularla baş başa buluyor:
Temsil ne zaman samimi, ne zaman sahte olur?
Kültürel kimlik, başka biri tarafından “ödünç alınabilir” mi?
Başarı, hak ederek mi gelir, yoksa doğru zamanda doğru kimlikte olmak mı yeterlidir?
Bir kitabın sayfaları bu kadar sert, bu kadar dobra ve bu kadar içimizi kazıyarak ilerler mi… işte ben bunu Sarı Yüz’le anladım. Her satırında diken üstünde hissettiren, okuru rahat bırakmayan bir anlatı.
Son olarak şunu söyleyeyim: Bu kitap sadece bir kurgu değil, bir yüzleşme. Hem kendimizle hem de okuduğumuz yazarlarla, hikâyelerle, sistemle… Hani bazı kitaplar vardır, kapağını kapattığınızda bile