• Akademik bir metin olmasına karşın, çevirinin anlaşılırlığı ile keyif veren ve özellikle son iki yüzyıldaki dünya tarihinin önemli siyasi olaylarına odaklanarak; eşitsizlik, demokrasi, siyasi arka plan, sağ-sol ideoloji gibi konuları harmanlayarak az sayfada verimli bir fikir teatisi sunan güzel bir kitaptı..
  • Her din, ideoloji ve inancın bir de gölgesi vardır ve hangi öğretinin takipçisi olursanız olun bu gölgeyi tanımanız ve safça , "Bizim başımıza böyle bir şey gelemez " diye avunmaktan kaçınmanız gerekir.
  • İslamiyet ile Tanışılmadan Evvel 

    Başka milletler çeşitli inanışlara sahip iken kimileri ata kimileri ineklere kimileri ise puta taparken Kürt milleti milattan önce 535 yıllarında tek tanrı inancını taşıyan Zerdüşt dinine mensuptu . Zerdüştlüğün diğer adı Mazdayasna ‘dır kutsal kitabı Avestadır bu kitapta zerdüştün neye inandığını anlatan tek belgedir Zerdüştlüğün temelinde Allahın ve şeytanın savaşı yatar ve her insanın iyilik için savaşılmasına gerektiğini inanılır zerdüştlüğün İslamiyetin ortaya çıkışına kadar devam etiğine inanılır. Müslümanların pers topraklarını ele geçirmesinden sonrasına kadar Kürtler bu dine mensuptu. 


    Kürtlerin İslamiyete Geçişi

    İslam orduları ilk olarak 633 yılından itibaren İranlıların egemenliği altındaki bölgelere yayılmaya ve Irak yöresindeki kentleri ele geçirmeye başladılar. Sasaniler ile müslümanlar arasındaki ilk büyük savaş, Hz. Ömer döneminde; 637'de, Dicle kıyısındaki Qadisiye'de meydana geldi. İranlılar yenildiler, Sasani hükümdarları Medya'ya sığındı. Bu savaş Kürtlerin İslam'la tanışmasına vesile oldu.

    Kürtlerin İslam'ı kabul etmeleri pek zor olmamıştır. Kürtler o günden bugüne daima İslam'a sahip çıkmışlar ve her zaman dinlerine sıkı sıkıya bağlı kalmışlardır. Kürtler ve diğer İranî halklar ile Müslümanlar arasındaki ikinci büyük savaş 642'de Medya'da, Nehavend yakınlarında meydana geldi.

    Bazı maksatlı kitaplarda yazıldığının aksine asla Müslümanlar Kürdistan'a yönelik seferler sırasında Kürtlere zülüm yapmamışlardır. Hz. Ömer gibi adalet timsali bir insanın Kürtlere zulmettiğini söylemek büyük bir iftiradır. Böyle bir şey İslam düşmanlığının göstergesidir. Fakat şu var ki ortada bir savaş vardır ve her savaşta olduğu gibi bu savaşlarda da karşılıklı ölümler olmuştur. Bunu abartıp "büyük zulüm yapıldı" diye lanse ettirmek akla ve mantığa kesinlikle sığmaz. İslam'ın mazlumlara verdiği önemi hiçbir ideoloji ve hiçbir beşeri sistem vermemiştir.

    Kürtler Müslümanlığı Türklerden 200 yıl önce kabul ettiler. Türkiye'nin en eski camii , 639 yılında tarihi Mor-Toma Kilisesinden çevrilen Diyarbakır Ulu Cami'dir.Bugün Kürtlerin çok az sayıda Yezidi dışında,Kürtlerin %98-%99 'u Müslümandır (Kaynak :Altan Tan Kürt Sorunu)

    Kürt halkı İslam dinini ciddiyetini samimiyetini ve sağlamlığına kanaat getirip Müslümanlığa çok kısa zamanda büyük çoğunluklar halinde geçiş yapmıştırlar . 

    O günden sonra İslamiyeti seçen Kürt halkı büyük şahsiyetler yetiştirdi , İslamiyetin yayılmasına Haçlılara karşı mücadelede en ön saflarda yer aldılar .

    Bunlardan birkaçını sayarsak Ebu Müslim horasani Emevi devletini yıkan yerine Abbasileri getiren büyük İslam kumandanı Ebul iz el cezeri (miladi 900) o dönemlerde elektronik makineler üzerinde çalışması olan büyük bir Kürt filozofudur .

    Selahaddin Eyyubi - Selahaddin Yusuf bin Eyyub El Kurdî
    Kudüs fatihi Eyyubi İslami devletinin kurucusudur.
    Mısır, Suriye, Yemen ve Filistin sultanı ve Eyyubi hanedanının ilk hükümdarı. Kudüs’ü HIITIN SAVAŞINDA Haçlılardan alarak (2 Ekim 1187) kentte 88 yıl süren Frank işgaline son vermiş, Hıristiyanların misilleme olarak düzenledikleri III. Haçlı Seferi’ni etkisiz hale getirmiş, ilmî ve ve askerî dehasıyla tarihin en büyük kahramanlarından biridir. 

    Mêlaye Bate, Mellaye El Cizîrî

    Mêlaye Ehmedê Xanî ,

    Feqîyê Teyran

    Bedîûzzaman Saîdê Kurdî ,

    Şeyh Said

    Kürt milletinin yetiştirdiği büyük şahsiyetlerden sadece birkaçı

    Kürtler , Farklı Mezhep ve İnançlara Mensuplardır . Kürtlerin yaşadığı ve tarihte Kurdistan olarak bilinen bölgelerdeki devletler Kürtleri zaman zaman inançları ve mezhepleri ile birlik olmasını engel koyma girişimlerinde bulunmuşlardır. Yeni nesilde Kürtler bu oyunlara gelmeyerek farklı inanç ve mezhepdeki kardeşleri ile birlik içerisinde hareket edecektir.

     

    Mezhep
    Kürtlerin %85'e yakın bir bölümü Sunni ; yaklaşık %15'lik kesimi ise Şii ve Alevidir.

    Suriyedeki Müslüman Kürtlerin tamamı Sunnidir.Türkiye ve Suriye Kürtleri arasında Şii yoktur.Şii Kürtler Irak Kurdistan'ının güneyi(Hanakin Yöresi) ile İran Kirmanşah ve Horasan tarafındadırlar.İran ve Irak Kürtlerininde büyük bir çoğunluğu Sunnidir.Ayrıca yine Kirmanşah ve Hewreman bölgesinde Şiilikten oldukça farklı ancak Türkiye Aleviliğine yakın Ehl-i Hak inancına mensup olan gruplar vardır .

    Sunni Kürtlerin yaklaşık %80'in üzerinde bir kesimiŞafii geri kalanı is Hanefi mezhebindendir.

    Orta Doğu ülkelerinin hiçbirnde sağlıklı , dürüst istatistikler olmadığından sayılarla ilgili tüm öngörüler gözlem ve tahminlere göre yapılmakta ve bu durum tartışmaya açık bulunmaktadır.Bizim tespitlerimiz içinde durum aynı şekildedir.
     -- Yazar : Şerzan Atabey
  • Uzun zamandan beri ilk kez derinlemesine uğraşılmış bir inceleme yazmak istiyorum. Umarım yapabilirim.

    Tasarımla başlayalım
    Kitabın kapak tasarımları gerçekten çok iyi. Dış kapağı gibi iç kapaklara da epey özenilmiş. İç kapaklarda yazarın hayatı kitabın tanıtımı vs den sonra başta ve sonda olmak üzere birer karakter haritası veya karakter ailelerin soy ağacı bulunuyor. Karakterlerin çok olması dolayısıyla da bu ayrıntı gayet yararlı diye düşünüyorum. Aynı zamanda karakter dizini konulmuş olması şaşırtıcı ve çok hoş. Karakterlerin romandaki yerleri sayfa sayfa tespit edilip indekslenmiş. Saatlerce belki de günlerce sürecek bir çalışmayla oluşturulduğu kesin. 
    Kronoloji de ayrıntılı ve okunası bir biçimde hazırlanmış. Bu incelemede kronolojiden epey yararlandığımı da söylemem gerek.

    Yazar bu kitabında baş karakteri olan bozacı Mevlut'un 1969 ile 2012 arasındaki 40 yılllık satıcılığını konu ediyor. Tabi bu kırk yıl sınıfsal farklılıkları o kadar iyi anlatıyor ki içinde bulunduğumuz durumu gözümüze bu kadar iyi sokması kitabi degerli kılan öteki konu.

    İlk kısımda Mevlut'un 1982 de kız kaçırmasıyla kurgunun temeli atılıyor. 2. kısımda 12 yıl sonra Mevlut'un aile babası olmuş ama fakirlikten kurtulamamış halini işlemiş yazar. Sonraki kısımlarda geçmişe dönerek Mevlut'un 1969 daki çocukluğunu ve devam ederek gençliğini anlatıyor.

    Mevlut'un anlatıldığı bölümleri geçmiş zaman kipinde, üçüncü tekil şahıs üzerinden yazmış Pamuk. Aralarda hikaye karakterlerinin isimleri başlık olarak sunuluyor. Karakterler giriyor ve direk okuyucuya seslenir biçimde birinci tekil şahıstan meramlarını anlatıyorlar. Bunlar taslağın detaylanmasını sağlayan içeriklere sahip tabi.
    Aynı zamanda bu kadar çok karakterin olduğu bir kitapta her karakterin yeri geldiğinde söz alıp konuşması kitabın akıcılığını, okunurluğunu ve özellikle karakterleri benimsemeyi çok kolaylaştırıyor.

    Konuların içinde en çok ilgimi çeken elbette Mevlutun aşkı ve mektupları oldu. Ama kurguyu besleyen yan temalar çok fazla olduğu için kitap sırf bir aşk hikayesi olmaktan çıkıyor.
    40 yıl boyunca İstanbul sokaklarında yoğurtçuluk, bozacılık, pilâvcılık ve otopark bekçiliği gibi birçok işte çalışan Mevlut'un gözünden şehri ve sokakları izlemek gerçekten haz veriyor. Sanki onunla birlikte Boo zaaa diye bağırıp o anki atmosferi hissediyorsunuz. Onun kafasındaki tuhaflık mı? Elbette sizinkiyle aynı.

    Boza, gecekondu, devlet arazisine tapusuz çöküp arsa çevirme, kız kaçırma, başlık parası, sokak satıcıları gibi enteresan onlarca konu.
    İdeolojik savaşların toplum hali, ekonomik ilişkilerin akraba hali, göç edenlerin adapte hali.
    Bu şekilde bakıldığında sadece bir roman mı yoksa İstanbul'un 40 yıllık sosyolojik süzgeci mi diye bi durup düşünüyorsunuz.


    Romanın dinsellik ve azınlıklar konularında gecekondulaşma, kentleşme, içgöç, siyasal simge ve söylemler görülüyor.
    Mevlut'un Beyşehirden babasıyla birlikte ayrılmasından sonra ilk taşındığı yer çocuklugunun ve gençliğinin bir bölümünün de geçeceği Kültepe mahallesidir. Hemen yanında ise Mevlut'un amcasının ve kuzenlerinin yaşadığı Duttepe mahallesi vardır. Bu iki tepe her açıdan birbirlerine çok benzerler. Ama sınıfsal benzerlikleri sayesinde barış içinde yaşasalar da siyasi olaylar yüzünden rakip hatta can düşmanı olmaları kaçınılmazdır.

    Mevlut, arkadaşı Ferhat’ın solcu-Alevi-Kürt olmasından gaza geliyor, onunla geceleri çıkıp sloganlar yazıp mutlu oluyorken, bir yandan amcasının oğulları Korkut ve Süleyman ile ülkücü sloganlar da yazıp seviniyor. Duttepe ve Kültepe’yi ayıran şey, kültür-kimlik ve ideoloji farklılığıdır. Ekonomik ilişkiler ve toplumsal ağ bakımından ikisi de aynı şekle şemaile sahiptir.

    Şahsi Görüş Resmi Görüş
    Kitapta ilgimi çeken bir diğer konu şahsi ve resmi görüşle ilgili olandı. Ferhat'ın Mevlut'a Şahsi görüşlerimiz kendimiz için resmiler devlet için." gibi bişey dediğini hatırlıyorum. Bu da bana Orwell'in 1984'ündeki düşünce suçunu çağrıştırmıştı.


    Orhan Pamuk bir söyleşisinde bu kitabının şimdiye kadar yazdığı en mizah dolu kitap olmasına özen gösterdiğini anlatıyor. Aralarda işlenmiş bir kara mizah var. Kitapta geçen bir çok trajik olayın yanında bununla anlatımı okunası kıldığını düşünüyorum.

    Şimdi benim yaptığım bu inceleme veya tanıtım devede kulak olacaktır.
    En çok beğendiğim Orhan Pamuk kitabı oldu. 460 sayfalık bir kitabın tanıtımını yapmak kolay olmadı. Amatör olduğum için aralarda spoiler vermiş olabilirim affola.
    İncelemeyi bir çok eksikle birlikte yazdım. kaçırdığım değinemediğim konular elbette vardır. Gelecek zamanlarda telafi etmek dileğiyle.
  • İnanç, bilgiler deposudur. Bilgi, kanıtlanmış inançtır. Bir de bunlara sadece benzeyen İnanma İsteği var. Diyelim ki biz dev bir dağın bu eteğindeyiz. Dağın diğer tarafında ne var diye düşünüyoruz. İnanç bize bildiklerimizden yola çıkıp şunları söyletir: Aynı burası gibi köy var, deniz var, gelişmiş bir şehir var, çöl var, bir dağ daha var vs. Bilgi, dağın diğer tarafına gidip gördükten sonra ispatlanan manzaradır.

    Uzaylılar / U.F.O'lar ne İnanç ne de Bilgi. İnsanların İnanma İsteği'nden gelen bir kuram, bir mitoloji. Dağın bu yakasında su kıtlığı yaşayan halkın, dağın diğer tarafında su olduğuna İnanma İsteği gibi bir şey. Hatta bir din ve ideoloji.

    Piramitler, Stonehenge, Nazca çizimleri gibi yüzde yüz insan yapımı eserleri "uzaylılara" izafe etme eğilimi, evrende yalnız olmamaya İnanma İsteği nereden geliyor? Benim araştırmalar sonucunda vardığım şu: 2. Dünya Savaşı sonrası, Tanrı'dan beklenen kitlesel yardım gelmeyince, 1947'de UFO / Uzaylı çılgınlığı başlıyor. İnsanın geriliğine ve vahşetine engel olacak, atom bombası atmasını engelleyecek, doğaya ve evrene verdiği zararı durduracak bir İnanma İsteği haklı olarak doğuyor.

    Dünyanın 5000 yıllık yazılı tarihinde üç gün ordan beş gün şuradan toplayıp bakınca, en fazla 300 yılın barış içinde geçtiğini görüyoruz. Avrupa'nın 2400 yılına bakınca 4 yıl savaşsız geçmiş. Doğa ise her vurduğunda düşüyoruz.

    Kıyametin yaklaşmasına inanç, Mesih / Mehdi gelişinin beklenmesi, insandan üstün form arayışları; bunlar aslında toplumsal birer çığlık.

    Erich Von Daniken'in dünyada yüz milyonlarca (aklımda doğru kalmışsa 600 milyon) satmış kitabı Tanrıların Arabaları​'nı görünce eskilere gittim. 94'te okumuştum... Çocuk heyecanları taşıyanlar için "güzel" bir yapıt...
  • İnsan dünyaya son derece masum ve güzel gelir. Onu ideoloji, particilik, soy güderlik, siyaset, cemaatleşme, mezhepçilik çirkinleştirir.

    Şia mezhebi, -30 derece soğukta muz yetiştiremez. Ekilebilir toprağı üç gecede oluşturmayı liberaller vaat edemiyor. Bir ağaç dikip meyve toplamayı filanca hükümete borçlu değiliz. Yunanlar zeytin ağacı dikip yağını kullanmayı ırklarına bağlayamazlar.

    Aynı kıbleye dönenler birbirini boğazlayabiliyor; aynı lamelden mikroskoba bakanlar kardeş. Aynı Das Kapital'i okuyan iki solcu dörde ayrılır; teleskoptan bakanlar kavga etmiyor.

    Bilim; -papaz eriğini imam eriğine çeviren 'bilim' değil- doğayı çözmeye çalışan bilim, insanın en büyük yardımcısı.

    Elias Canetti'nin deyimiyle KÖRLEŞME, insana yukarda saydığımız çirkin dogmalardan gelir bulaşır. Adam gibi yaşamak isteyenlerin
    Amacı uygarlık 
    Yöntemi bilim
    Düşüncesi felsefî
    Uzmanlığı sanat

    olur...
  • İlahiyatçı Paul Tillich'in İMANIN DİNAMİKLERİ kitabını her fırsatta yeniden okurum ve bilinç düzeyime göre yeni bir şey fark ederim. Onun Protestan Hristiyanlıktan gelen eğilimi ilginç biçimde İslâm'ın İMAN kavramıyla birleşir. Diğer dinlerde de odak noktası seçme konusunda iman, aşağı yukarı aynı şeyleri söyler.

    İnsanın tüm eyleminin, düşüncesinin, kaygısının, kutsalının dinamiklerine bakıp, imanda nihai odak noktası bulunabilir. Modern çağda "başarı" gibi, gerçekleştiğinde bile insanı tatmin etmeyen "iman" türü vardır. Çünkü nesneleri sonsuz / nâmütenahi / sınırsız değildir.

    Paul Tillich; kaygıda odak noktasının sonu gelince, imanı boğan "iman"ı kabul etmiyor. Para, devlet, parti, önder, millet, makam, ideoloji, din ilh... İnsan perestliğe örnek olarak: İsa "Bana inanan, bana değil, beni YOLLAYANA uysun" diye uyarmıştır. (Kutsal başka, kutsalın taşıyıcısı başka şeylerdir.)

    İnsanı iman kılığında hataya götüren İNANÇ, sorgulanmaya alınmazsa fanatiklik doğurur. Bunun için "İnanç, delil eksikliğini telafi aracıdır" denir. Fanatizmin tek ilacı ŞÜPHE. Bunun için Peyami Safa "Şüpheden doğmayan İMAN piçtir" der.

    Son yıllarda Türkiye'de inanca karşı ANLAMLI bir reddediş yaşanmasını pozitif buluyorum. Din, devlete fazla yaklaştı. Teizm ve ateizm Anadolu'da altın dönemini yaşıyor. Demek ki bizim içimizde nihai odak noktasını, bir partiye / ideolojiye / din adamlarının keyfine kaptırmak istemeyen yurttaşlarımız varmış...