Kim bilir, iç sıkıntısı olmasa, belki insanlar işe gitmeyi unuturlardı. 'İş avutur' derdi babası. O böyle avuntu istemiyordu. Bir örnek yazılar yazmak, bir örnek dersler vermek, bir örnek çekiç sallamaktı onların iş dedikleri. Kornasını ötekilerden başka öttüren bir şoför, çekicini başka ahenkle sallayan bir demirci bile ikinci gün kendi kendini tekrarlıyordu. Yaşamanın amacı alışkanlıktı, rahatlıktı. Çoğunluk çabadan, yenilikten korkuyordu. Ne kolaydı onlara uyumak! Gündüzleri bir okulda ders verir, geceleri sessize, güzel kadınlarla yatardı istese. Çabasız. Ama biliyordu: Yetinemeyecekti. Başka şeyler gerekti. Güçlüğü umutsuzca zorlamak bile güzeldi.
Bir gün sen ve ben günbatımında bir ara sokakta yürüyüp çöp bidonlarını karıştırıyor olacağız. ''İki yaşlı berduş olup çıkacağımızı mı söylüyorsun?'' ''Neden olmasın? Tabii eğer istersek. Öyle bir son hiç de kötü değil bence. Bütün hayatını başkalarına karışmadan yaşarsın, buna siyasetçiler ve kalın enseliler de dahildir, karışanın görüşenin olmaz, kendi yolunu kendin çizersin.'' Ona hak verdim. Olgunluk kararlarına en basit ve kestirme yollardan ulaşıyordu. ''Senin yolun hangisi dostum?... Aklı başında çocuk yolu mu, kaçık yolu mu, gökkuşağı yolu mu, akvaryum balığı yolu mu mu yoksa herhangi bir yol mu? Zaten herkese herhangi bir yol düşüyor. İkimiz de yağmurun altına başımızı salladık. Duyarlı bir muhakemeydi.
Gelgelelim altın ülke karşında uzanırken ve önceden kestirilmesi olanaksız onca olay seni şaşırtmak ve hayatta olup da bunlara şahit olduğun için şükrettirmek için pusuya yatmış beklerken bunu düşünmenin alemi yoktu.